Dayanıklı mıyız?

Dayanıklı mıyız?
26 Şubat 2021 Cuma günü 16 00-16 45 saatleri arasında 14. Travel Turkey İzmir Dijital Fuarı kapsamında “Dayanıklı mıyız?” başlığı altında sayın Ersev Demiröz ve Hasan Arslan ile birlikte bir tartışma programına katılacağım. Etkinlik, sevgili öğrencim Doç. Dr. Volkan Altıntaş moderatörlüğünde Uluslararası Sürdürülebilir Turizm Derneği (USTUD) tarafından düzenleniyor. Sürdürülebilirliğin sürdürülebilir olup olmadığı ve ne kadar sürdürülebilir olduğumuz gibi konular tartışılacak. Dayanıklı mıyız? Sorusunu da sürdürülebilir miyiz? Olarak anlayabiliriz.


26 Şubat 2021 Cuma günü 16 00-16 45 saatleri arasında 14. Travel Turkey İzmir Dijital Fuarı kapsamında “Dayanıklı mıyız?” başlığı altında sayın Ersev Demiröz ve Hasan Arslan ile birlikte bir tartışma programına katılacağım. Etkinlik, sevgili öğrencim Doç. Dr. Volkan Altıntaş moderatörlüğünde Uluslararası Sürdürülebilir Turizm Derneği (USTUD) tarafından düzenleniyor. Sürdürülebilirliğin sürdürülebilir olup olmadığı ve ne kadar sürdürülebilir olduğumuz gibi konular tartışılacak. Dayanıklı mıyız? Sorusunu da sürdürülebilir miyiz? Olarak anlayabiliriz.

Şubat 2017’de, bu köşede “Sürdürülebilir Turizm diye bir şey var mıdır? Olabilir mi?” sorularına yanıt aramıştım. Sevgili Sağlamtunç , “Turizm yok ki sürdürülebilir şekli olsun!” yorumuyla konuyu net bir biçimde özetlemişti. Belki de bu nedenle, iki yıl sonra Mart 2019’da “Bizim yaptığımız ticaret, turizm değil” konulu bir yazı kaleme almıştım. Yine Sevgili Sağlamtunç kardeşimin altını çizdiği gibi, ticareti ne kadar bildiğimiz de ayrı bir tartışma konusu…

Sürdürülebilirlik kavramı 1970’li yıllarda ivme ve etkinlik kazanmaya başlayan çevre hareketinin uzantısında 1980li yılların ikinci yarısında, Brundtland Raporu ile yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Özü 1973 yılında yaşanan petrol krizine dayanır. Bu kriz bize dünyamızın kaynaklarının (petrol, su, orman, enerji, vb.) sınırlı olduğu gerçeğini öğretmiş, tüketim toplumundan tasarruf toplumuna dönüşüm gibi köklü değişimlere neden olmuştur. Kriz öncesinde gelişmişliği bazı maddelerin (enerji, kağıt, su, vb.) kişi başına tüketim miktarları ile ölçerken sonrasında verimlilik ile ölçmeye başladık, sadece kendi neslimizi değil gelecek kuşakları da hesaba katma gereğini kavradık.

Turizm 2017 de ileri sürülmüş olduğu gibi, sadece kategorize etmek anlamında değil, işin özü bakımından da sürdürebilir olmak zorundadır. Adına ne derseniz deyin, hangi adla sınıflamaya çalışırsanız çalışın her turizm etkinliği, hizmeti, ürünü sürdürülebilirlik kavramına saygılı ve duyarlı olmak zorundadır. Çok basit bir nedenden dolayı. Turizm hareketi içinde yer alan her birey, içinde bulunduğu toplumun göreli olarak daha yüksek eğitim ve daha yüksek gelir grubuna aittir. Eğitimli ve gelir düzeyi yüksek bireylerin çevre, sürdürülebilirlik de diyebilirsiniz, bilinci ve çevresel nitelik talebi göreli olarak daha yüksektir. Kısaca; turizmde sürdürülebilirlik, çevre ya da ekoloji dostu olmak bir seçenek değil bir normdur. Ülkemizde bu zorunluluğu henüz yeterince kavrayamamış olanların sayısı maalesef oldukça yüksektir. Dayanıklılığımızı olumsuz yönde etkileyen temel nedenlerden biri de maalesef budur.

Evet, turizm sektöründe kategorik olarak sürdürülebilirlik diye bir kavram söz konusu olmaz. Çünkü bir normdur. Ama dayanıklılık, kulağımıza pek aşina gelmese de, başka bir şey. Bu köşede yayınlanan bir yazımda krizlere dirençli, bir başka ifade ile dayanıklı turizmden söz etmiş olduğumu hatırlıyorum. Anadolu gibi dünyanın en karizmatik coğrafyasında turizm gibi çok kırılgan bir işle iştigal etme durumunda iseniz, dayanıklılık (her hal-ü karda) ister istemez temel ve öncelikli stratejiniz olmak durumundadır. Ama aynı coğrafya size inanılmaz, özgün ve rakipsiz fırsatlar da sunar.

Peki dayanıklı mıyız?

Tereddütsüz hayır, ama dayanıklı olabilme imkanımız çok yüksekti. Bu fırsatı, bana göre, kaçırdık. Hem de göz göre göre. Bunun temel nedeni Anadolu’nun 1970-1980li yıllarda turizm için ne tür butik (rakipsiz, fiyat kontrolü bizde olan) değerlere sahip olduğumuzu görememizdir. Üç kıta, iki yaşam tarzı (batılı-doğulu) ve iki başat kültürün (Hıristiyan-İslam, Nil vadisi-Mezopotamya ovası) birbirine temas ettiği benzersiz bir coğrafya parçası burası. Konuyu somutlaştırmak anlamında, bunlardan sadece birine sahip olan Mısır’ın kişi başı turizm geliri (2019, 13 milyon turist 12,6 milyar Dolar gelir) yaklaşık 1000 Amerikan Doları. Bizimki neredeyse yarısı kadar.

Bırakın Mısır ile aramızdaki güvenlik, tesis kalitesi, çevre kalitesi, altyapı, vb. hepsi lehimize olan farkları bir yana, Mısır neredeyse her yıl çok ciddi turizm krizlerine sahne olmakta. Hatırlayın, Luksor’da doğrudan turistlere saldıran aşırı dinciler altmışın üzerinde turisti öldürmüşlerdi. Dayanıklılıktan söz edeceksek Mısır özelini iyi incelemek gerekir. Bizde bazı yüzeysel incelemeler yapılmadı değil. Her krizden sonra yeniden canlanan Mısır turizmini tanıtım kampanyalarının etkinliğine, ajansların başarısına bağlayarak sıyrıldık işin içinden. Oysa Mısır turizm sektörünün dayanıklılığının temel nedeni sattığı ürünün rakibinin olmamasıdır. Ramsez de, piramitler de, Luksor da, Sharm el Sheikh de, Nil Vadisi de sadece Mısır’da bulunuyor, başka bir yerde bulunabilmesi de olası değildir. Alternatifleri yok. O nedenle, tüm olumsuzluklara karşın, piyasa ve fiyat kontrolü de büyük ölçüde kendi kontrollerinde. Bu kadar basit.

Gelelim Türkiye’mize. Temel turistik ürünümüz ne? Beş yıldızlı oteller, güneş-deniz-kum, biraz Efes, Truva, biraz Kapadokya. Kapadokya hariç, bunların hiçbiri özgün değer değil. Her yerde, kıyamet gibi, bulunabilen, rekabet şansları neredeyse sıfır, fiyatlar üzerinde etkili olmamız mümkün olmayan ürünler. Dayanıklı mıyız? Sorusunu yanıtı bu kadar basit. Farklılıklarınızı değil benzerliklerinizi temel alan bir anlayışın sizi ulaştıracağı nokta budur.

Benzerliklerden bıkmış batının doğuya, batıyı merak eden doğunun batıyı yaşayabileceği en uyumlu, sorunsuz coğrafya olan Anadolu üzerinde icra-i sanat edenlerin bu potansiyeli görememiş olmaları anlaşılabilir değil. En azından benim aklım almıyor, alamıyor.

Meraklısına bir örnek vererek noktayı koyalım. Giriş ücreti ödemeniz gerekmeyen 9500 yıllık Çatalhöyük’ün yıllık ziyaretçi sayısı 30 bin civarında. Göbeklitepe, Dicle ve Fırat Nehirlerinin, yani Mezopotamya’nın bir armağanıdır aynı zamanda…

Buralardan, görmesini bilene, ne özgün turizm hikayeleri çıkar…



Bu Haber 25.02.2021 - 18:29:30 tarihinde eklendi.

Yorum Yaz

Kullanıcı Yorumları
  • TUNCAY NEYISCI - 01.04.2021 - 05:55

    sayın Sağlamtunç, Biz bana turizmin memurluğunu yapıyoruz. standart maaşın ötesini göremiyoruz gibi geliyor bana. turizmde marka olabilecek, maliyetinin on hatta yüz misline satılabilecek değerlerimiz, farklılıklarımız var. Yazmaya, tartışmaya devam...sevgi ve saygı ile

  • Serdar Sağlamtunç, FCSI - 11.03.2021 - 10:38

    Sevgili Hocam, Çok ufuk açıcı bir yazı olmuş, ellerinize sağlık. Ben bir turizm yatırımcısı olsam bu yazıdan pek çok yeni model önermeleri ortaya çıkartıp uygulardım. Ülkemiz o kadar zengin bir doğal zenginliğe sahip ki biz sadece üzerinde yatıp kalkıyoruz. Bir dönem, yaklaşık on yıl, uluslararası bir organizasyonun Avrupa ve Dünya YK üyesi olarak turizmde ileri ülkeleri hizmetler ve cihazlar kesitinde ziyaret ettim. Gördüklerimim de dönünce yazılarımda aktardım. Olay turizme bakış açısının farklılığı. Örneğin İsveç'te Vikingler tarafından inşa edilen dev geminin ilk seferinde battığı yer olan tersane devasa bir müze ve balo salonu olarak kullanılıyor. Her şey korunmuş ve bazıları yeni taklit edilmiş ama bir anlatım bütünlüğü var. Abba şarkıları ile bayağı pahalı bir yemek yemiştik. Bizdeki benzer pek çok benzer tesis ve hikâye heba edilmiştir. Bir diğeri Fransa'da rahmetli usta şef Paul Bocuse restoranında herhalde 8mX6m boyutunda, devasa, zincirle dönen bir duvar ızgarasında pişen kanatlı menü yanında sunumun özgünlüğü müthiş idi. Lyon'da sanayinin ortasında 300 kuverlik bir et lokantasında para ödemek için kuyrukta beklemek ilginçti. Orlando'da Walt Disney Park yanında 50 yıllık bir otele gecelik 550 USD ödemek ve çevredeki tüm otellerin parka binlerce aileyi taşırken kullandıkları sistem ve düzen dikkat çekici idi. Veya Viyana'da Şnitzel ve strudel ile çok basit bir menünün çok pahalı sunumlar ile nasıl pazarlandığı dikkate değerdi. Mısır, İspanya, Fransa, Almanya, o kadar değişik örnekler var ki. Belki bunlar ile örneğin bizim yemek zenginliğimiz mukayese edilemez ama müşterinin merak edeceği ve memnun olacağı eşiğin doğru tespit edilmesi önemli. Çok haklısınız, bizdeki kültürel miraslar ile ne muazzam hikâyeler çıkar çıkmasına ama o kurguyu yapacak, senaryo hazırlayacak yetkinlik belki de eksik. Ama atıf yaptığınız sürdürülebilirlik ile ticaret konusunda çok fırın ekmek yememiz gerekli gibi. Saygılarımla.

En Çok Okunanlar
Bunları Okudunuz Mu?
Yazarlar
Tüm Yazarlar
GÜNCEL HABERLER
SEKTÖREL HABERLER

Turizm gündemine ilişkin haberlerin her gün mail adresinize gelmesi için abone olun.