Zekeriya Şen

Kuzey Makedonya'yı nasıl anlatmalı?

Kuzey Makedonya'yı nasıl anlatmalı?

Kuzey Makedonya'nın kültürel ve gastronomik zenginlikleri üzerine düzenlenen bir panel vardı. Üç ayrı pencere açıldı sahneye: bir kültür merkezi yöneticisi, bir gastronomi turizmi temsilcisi, bir de uzun yıllardır kültür gezisi tasarlayan, Türk turizm sektörünün duayen isimlerinden Faruk Pekin. Üçü de aynı ülkeye baktı; ama konuşma ilerledikçe odanın üzerinde dolaşan asıl soru başkaydı. Kuzey Makedonya hakkında söylenecek en önemli şey, ne söylenmesi gerektiği değil, neyin söylenmediği gibiydi.

Açayım.

Türkiye'den Balkanlara doğru bir akış var. Vizesiz coğrafya, yakın mesafe, görece uygun fiyatlar ve bir tür akrabalık duygusu bu akışı besliyor. Makedonya da bu hareketten payını alıyor - Türk lokantaları açılıyor, Türkçe konuşan rehberler çoğalıyor, otobüsler Üsküp'ten Ohri'ye, Ohri'den Manastır'a hareket ediyor. İlk bakışta sevindirici bir tablo. Ama panelde dile getirilen kaygı, bu tablonun arkasındaki kırılganlıkla ilgiliydi: Bugün gelen sayının yarın da geleceğini varsaymak tehlikeli bir yanılsama. Schengen koşulları değişir, kur dengesi farklılaşır, moda güzergah kayar. Turizm tüketicisi gaddardır; bugün bir yere yığılır, yarın oradan vazgeçer. Bu yüzden Kuzey Makedonya'nın bugünün rüzgârına göre değil, otuz yıl, kırk yıl sonrasına göre kendini konumlandırması gerekiyor.

Peki nasıl?

Panelin duayen konuğu Faruk Pekin'in ortaya attığı çerçeve sadeydi: Kıyısı olmayan, dolayısıyla deniz-kum-güneş üzerinden pazarlanamayacak bir ülke, ancak başkalarında olmayan ürünü öne çıkararak ayakta kalır. Mutfak çok güzeldir, ama mutfak komşularda da var. Osmanlı mirası önemlidir, ama o miras Bosna'da, Arnavutluk'ta, Kosova'da da var. Atatürk'ün okuduğu Manastır Askeri İdadisi elbette Türk ziyaretçi için ayrı bir anlam taşır, ama bir ülke turizmi tek bir bina üzerinden kurulmaz. Asıl mesele Makedonya'nın başka coğrafyalarda bulunmayan ne sunduğunu cesaretle ortaya koyabilmesi.

Bu noktada UNESCO listesine bakmak öğretici. Kuzey Makedonya'nın listede yalnızca iki kalemi var: Ohri Gölü ve çevresi, bir de on sekiz ülkeye yayılmış Karpat kayın ormanlarının Makedonya parçası. İki kalem. Buna karşılık ülkenin sahip olduğu doğal ve kültürel derinlik bu sayıyla kıyaslanmayacak kadar geniş. Hem eksiklik hem fırsat. Eksiklik, çünkü uluslararası görünürlüğü zayıflatıyor. Fırsat, çünkü hâlâ tanıtılmamış, hâlâ "keşfedilmemiş" bir alan demek bu.

Keşfedilmemiş. Faruk Pekin'in bir kelimelik tanımıydı - birden fazla kez tekrarladı. Ohri Gölü tek başına bu çerçeveyi haklı çıkarıyor. UNESCO Dünya Mirası listesinde olması tesadüf değil. Avrupa'nın en eski göllerinden biri, kendi içinde endemik tür barındıran bir ekosistem. Etrafında Aziz Naum Manastırı, Aziz Yahya Kilisesi, Aziz Clement Kilisesi, antik tiyatro, Kral Samuel Hisarı sıralanıyor. Bunların her biri tek başına bir gezinin omurgası olabilecek anlatılar. Buna Pelister Milli Parkı'nın beş iğne yapraklı endemik Balkan çamı ormanlarını, Galiçica Masifi'nin jeolojik dokusunu, Mavrova'nın buzul göllerini, Radika Vadisi'ni, Vardar'ın doğduğu yerleri eklediğinizde elinize bir doğa-kültür gezisi çıkıyor ki Avrupa'da benzeri çok az. Pekin, kendi acentesinin yıllar önce hem dört günlük bir kültür güzergâhı hem de tamamen doğa odaklı bir "Yeşil Rota" tasarladığını, ikisinin de işlediğini hatırlattı. Çünkü ülkenin asıl gücüne yaslanıyordu: çok katmanlı bir coğrafya ve buna eşlik eden çok katmanlı bir hafıza.

Çok katmanlı derken: Yalnızca Osmanlı'dan söz etmiyoruz. Kiril alfabesinin hayat bulduğu yerlerden biridir Ohri. Balkan Neolitiği dediğimizde milattan önce 6500'lere uzanan bir çizgi vardır ki bu Anadolu'daki Çatalhöyük dünyasının devamı sayılır. Roma, Bizans, Bogomil, Slav, Osmanlı, Yugoslav ve nihayet bağımsız Makedonya katmanlarının üst üste yığıldığı bir mekândan söz ediyoruz. Bu derinlik, gastronomide de karşımıza çıkıyor. Sarmanın içine giren tarçın, bakır tencerede pişen yahni, kuzu eti, yerel şarap - bunların hiçbiri tek bir kültüre ait değil. Hepsi göçlerle taşınmış, kavşaklarda harmanlanmış, sofrada kalmış unsurlar. Paneldeki gastronomi temsilcisi Tümay İnanoğlu'nun ısrarla "kesişim" demesi tam da bu yüzdendi.

Ama panelin saatleri ilerlerken, salonu terk etmeden önce zihinde takılan asıl soru başka oldu: Konuşulan onca katman arasında, bir tanesi hiç anılmadı.

Büyük İskender.

Tarihte adı bizzat "Makedon" sıfatıyla anılan, Makedonya Krallığı'nın başkenti Aigai (bugünkü Vergina) ve Pella'dan çıkıp dünyayı baştan başa fetheden, Anadolu'yu, Mısır'ı, Pers'i, Hint sınırını gören ve Helenistik çağı başlatan bir adam - paneldeki konuşmaların hiçbirinde bir kez bile geçmedi. Ne kültür kanadında, ne gastronomi kanadında, ne de "ülkeyi nasıl anlatmalı" tartışmasında. Bu bir unutkanlık olabilir mi? Olabilir. Ama daha büyük olasılıkla bu sessizlik, çok daha köklü bir kavganın gölgesidir.

Çünkü "Makedonya" adının kendisi, 1991'de Yugoslavya'nın dağılışından bu yana Yunanistan ile bugünkü Kuzey Makedonya arasında ağır bir diplomatik mesele oldu. Yunanistan, hem kuzeyindeki vilayetin adı Makedonya olduğu için, hem de İskender mirasını tarihsel olarak kendine ait sayma kararlılığıyla, bu adı yıllarca BM'de bloke etti. Mesele ancak 2018'deki Prespa Anlaşması ile çözüldü; ülke adını "Kuzey Makedonya" olarak değiştirmeyi kabul etti ve karşılığında Avrupa Birliği yolu açıldı. Diplomasiye bedel olarak ödenen şeyin bir tarafı buydu: ad. Ama daha sessiz ödenen bir başka bedel daha var sanki. İskender'in adı.

Bugün Selanik Havalimanı'nın adı "Makedonia"dır. Aigai'deki kral mezarları, Pella'daki saray kalıntıları, İskender'i konu alan dünya çapındaki sergi ve yayınların büyük çoğunluğu Yunanistan eksenli işlenir. Üsküp meydanına dikilen dev İskender heykeli, anlaşmanın bir parçası olarak resmi söylemden geri çekildi - heykel hâlâ duruyor, ama artık "İskender" değil, "Atlı Savaşçı" olarak adlandırılıyor. Bir ülke, bir tarihi figürün adını bile telaffuz edemez hale geldiyse, o figürü turizm anlatısının merkezine koymak haliyle riskli bir hamle.

Ve belki paneldeki sessizliğin nedeni budur. Konuşulması mayınlı bir alan olduğu için konuşulmuyor. Ama bu sessizliğin kendisi de bir hikâyedir aslında - ve sorgulanmayı hak ediyor: Eğer bir ülke kendi en bilinen tarihsel figüründen söz edemiyorsa, "keşfedilmemiş" kelimesi başka bir anlam daha kazanır. Kuzey Makedonya, sadece dünya tarafından değil, kendi anlatısı tarafından da keşfedilmeyi bekleyen bir ülke konumunda. Bu, Türk turizmcilerinin ülke ile çalışırken muhtemelen farkına bile varmadan içine girdiği gri bir bölge. Üsküp'ün eski çarşısında çay içerken, Pella'nın hangi diyardan duyulan bir hatıra olduğunu sormak - belki paneldeki o sessizliği biraz hareketlendirebilirdi.

Bu boşluk konusunda kim haklı, kim haksız - bu yazının meselesi değil. Ama bir ülkenin kendi tarihinin en ünlü adını anmadan dünyaya kendini anlatmaya çalışması, herhalde turizm tarihinin en tuhaf paradokslarından biri olarak kayda geçecek.

Burada panelin en eleştirel anlarından birine dönelim. Faruk Pekin'in tabiriyle: Türk turistin Makedonya'ya gidip Türk lokantasında yemek yemesi, Türk kahvesi içip Türkçe radyo dinlemesi, dönüşte "her yer aynıydı" hissiyle dönmesi hem ziyaretçi hem de ev sahibi için bir kayıp. Seyahatin ruhu, başka bir yerde olduğunu hissedebilmektir. Fransa'ya giden biri Makedon mutfağı aramaz, Fransız mutfağı arar; aynı mantıkla Makedonya'ya giden birinin Makedon yemeğini, Makedon şarabını, Makedon hikâyesini araması beklenir. Bunun olmaması, tek başına ülkenin tanıtım kusuru değil, seyahat alışkanlıklarının da bir yansıması. Hem operatörlerin hem misafirlerin sorumluluğu var burada.

Çünkü her seyahat bir hikâye arayışıdır. Bugünün gezgini bir manastırın önünde fotoğraf çektirip otobüse binmek istemiyor; o manastırı yapan ustayı, o sarmayı sarıp pişiren teyzeyi, o şarabı üreten amcayı tanımak istiyor. Yediği şeyin nereden geldiğini, dinlediği şarkının hangi acıdan doğduğunu merak ediyor. Deneyim ekonomisi denilen şey aslında bu: hikâyenin satılması, hikâyenin yaşatılması. Makedonya'nın elinde anlatılacak çok hikâye var - mesele bu hikâyelerin doğru, sabırlı, uzun soluklu bir biçimde sahaya inmesi.

Faruk Pekin tarafından panelde birkaç kez çizilen bir başka nokta da turizmin üç ayağıydı: kârlı, sorumlu ve sürdürülebilir. Kârlı olmalı çünkü değilse sürmez. Sorumlu olmalı, çünkü değilse kendi besinini tüketir. Sürdürülebilir olmalı, çünkü değilse gelecek kuşağa bir şey bırakmaz. Bu üç ayağın hepsini birden ayakta tutmak, özellikle Türkiye gibi 1991 Körfez Krizi'nden bu yana her şey dahil sisteminin yaralarını taşıyan bir ülkeden bakıldığında ne kadar kıymetli olduğu daha iyi anlaşılıyor. Makedonya'nın elinde henüz bozulmamış meralar, hâlâ ot toplayan teyzeler, kendi hayvanını kendi besleyen köyler var. Bunlar bir ülkenin en kıymetli sermayesidir, çünkü bir kez kaybedildiğinde geri getirilemez.

Paneldeki Kuzey Makedonya yetkilisi konuşmasını bir hayvan metaforuyla bağladı: vaşak. Makedonya dağlarında yaşayan, paranın üstüne basılmış, soyu tükenme tehlikesiyle yaşamayı öğrenmiş bir vahşi kedi. Yıllarca dağlarda kendi başına ayakta kalmış, ehlîleşmemiş ama yok olmamış bir tür. Güzel bir benzetme. Makedonya'nın da, daha geniş düşünürsek tüm küçük ülkelerin de, kendi vaşak inadıyla ayakta kalması gerekiyor. Dağlarda saklanarak değil; ama her yöne dağılmadan, kendi hattını koruyarak.

Salondan çıkarken aklımda kalan asıl çerçeve şuydu: Türkiye ile Kuzey Makedonya arasındaki bağ, salt nostalji üzerinden kurulduğunda bir süre sonra yıpranır. Ortak Osmanlı geçmişi, ortak göçler, ortak yemekler - bunlar elbette önemli, ama bağı taşıyacak omurga değil. Asıl omurga, iki ülkenin birbirinden ne öğrenebileceği, birbirine ne katabileceği üzerine kurulmalı. Makedonya, Türkiye'nin deniz-kum-güneşte yaptığı hatalardan ders alabilir; Türkiye, Makedonya'nın hâlâ koruyabildiği kırsal ritimden kendi turizmine ders çıkarabilir. Bu karşılıklılık olmadan kurulan ilişki, bir süre sonra otobüs dolusu turistin tek yönlü akışına dönüşür - ki bu kimseye yaramaz.

Bir son söz: Kuzey Makedonya'yı görmeli mi? Evet, mutlaka görmeli. Ama nasıl görmeli, nereye bakmalı, ne aramalı - asıl mesele bu. Bir manastırın fotoğrafı kadar, o manastırın sessizliği de hatırlanmalı. Bir tabak yemek kadar, o yemeği yaparken anlatılan hikâye de tatılmalı. Ohri'nin sabahında göl üzerinden gelen sis, bir koleksiyon parçası gibi değil, bir yaşanmışlık gibi içselleştirilmeli. Ve İskender'in adı, panelde anılmamış olsa bile, dağların ardında bir yerlerde hâlâ sessizce duruyor olmalı.

Balkan vaşağı hâlâ dağlarda. Görmek isteyene, sabırla bakana görünüyor.









Bu Makale 22.05.2026 - 16:10:23 tarihinde eklendi.


Kullanıcı Yorumları
Henüz yorum yapılmadı.
Yazarın diğer yazıları
Tüm Yazıları
En Çok Okunanlar
Bunları Okudunuz Mu?
Yazarlar
Tüm Yazarlar
GÜNCEL HABERLER
SEKTÖREL HABERLER

Turizm gündemine ilişkin haberlerin her gün mail adresinize gelmesi için abone olun.