feyzia@superonline.com

Ara turizm ülkesi

Çevre Bakanı geçenlerde Laz hemşerilerine seslenirken, “Biz Müslüman’ız, konumumuz gereği de bizden öyle mucit filan çıkmaz; siz bakın bir ‘ara eleman’ olarak kendinizi yetiştirmeye” dediydi. Kimse de konunun çok üstünde durmadı…

Aslında AKP yönetiminin ideolojisi, ülke insanına bakış açısı olarak değerlendirilmesi gereken bu sözün patenti çok eskilere, ta 1950’lere dayanır. O tarihlerde işi toptan halletmişler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yoğun teknoloji kullanımlı sanayiden yoksun, tarım ağırlıklı bir “ara ülke” olarak kalmasını önermişlerdi.

Gel zaman git zaman Batı bununla da yetinmedi, o büyük kurgu gereği bu kez, hem de 50 yıl sonra Türkiye’ye “ılımlı İslam ara çalışanı” görevi verdi. Daha doğrusu, bu göreve getirilenleri kendi halkına seçtirdi!

Ülkede bu “aralıkta!” turizm de gelişmeye başlamıştı. Batı bu kez, bakire ya da bekâr(!) (nasıl adlandırırsanız adlandırın) bir ülkeye turizmin uluslararası kurallarını öğretti. Doğal varlıklarımız başta olmak üzere birçok değerimizde yıpranmalar oldu ama Batılıyla turizm sayesinde kurulan temasın getirisi daha fazlaydı. Turizmle yatıp kalkan kıyı şehirleri, geleneksel yapılarına, inanış biçimlerine ters bile olsa yüzünü Batı’ya döndü; ondan etkilendi… 

Turizm ülkesi olmuştuk ama zamanla taşlar da yerinden oynamıştı. Ilımlı İslam iktidar, kendi anlayışına göre kurumları ve toplumu yapılandırırken, kendi kültür, eğlence ve dinlence biçimini de yaratmıştı. Hınç ve kinine dayandırdığı yeniden varoluşunu, sürmekte olan düzenin, içinde turizm de olan her alanının işgal edilmesini sağlayarak perçinledi. Uluslararası standartlarla yürümesi beklenen turizm olgusu, iktidarın en zor ve en son el attığı alan oldu…

Atadığı turizm bakanlarının etkisiz birer “ara eleman” olması, turizmin hangi ayağıyla ilgileneceklerinin göstergesiydi… Yönetime karışmıyorlardı. Yandaşlara ve paydaşlara(!) ayrıcalıklı kamu arazi tahsisi ve uygun koşullarda kredi sağlanması işin özünü oluşturuyordu. İçinde turizm yapılan kasaba irileri ve şehirler iktidarın asıl ilgi alanı oldu.

Turizmin başladığı ve zaten göç almakta olan bu beldeler işgal edilmeliydi… Anadolu’nun kırsalındaki “ara elemanların!” turizm esnafı kimliğiyle şehirleri doldurması, yaptıkları merdiven altı üretimleri ve bunlarla bir arz yaratıp şehrin turist profilini belirlemeleri neredeyse teşvik edildi. Aslında yapılanlar, kırmızıçizgili turizm şehirlerinin kimyasının bozulabilmesi için işgalcilere haraç verilmesinden ibaretti… 

Arkasından, Ramazan’ın yaz aylarına denk gelmesi işin tuzu biberi oldu. Artık Türk turizminde “Ramazan öncesi ve sonrası” diye yeni bir terminoloji gelişmişti. Zamanın ruhuna uygun olarak bir ay boyunca üretmeyen, gezmeyen, yalnızca pinekleyen Anadolu insanı bayram sonrası bir “ara turist olarak” parmak arası terliğini, kispetini çekti; şahinine atlayarak en yakın denize ulaştı. O şehirlerde, daha önceki işgalcilerle birlikte tam bir “amalgam” oluşturdu. Denetimden uzak, kendi yaşantısını dikte ettirdiği…

İki arada bir derede kalmış bir ülkenin aynı kaderi paylaşmakta olan turizm şehirlerinin işi, bundan sonra çok zor… Gelişim modellerini turizmden başka yerlere kaydıran; yerel güçlerini karar alma süreçlerine katmayan; sorunlarını zamanında masaya yatırmayan; yaklaşan seçimler öncesi hamasi nutuklarla kör kasaba siyasetinin içinde debelenen “ön alıcılarıyla”, çok daha zor…  
 
 

Bu Makale 15.08.2013 - 16:19:35 tarihinde eklendi.

Yorum Yaz

Kayıtlı yorum bulunamadı...
En Çok Okunanlar
Bunları Okudunuz Mu?
Yazarlar
Tüm Yazarlar
GÜNCEL HABERLER
SEKTÖREL HABERLER

Turizm gündemine ilişkin haberlerin her gün mail adresinize gelmesi için abone olun.