serdar@dm-consultancy.com

Sistemlerin düşünce öğretileri

Dünyadaki gidişatı ve ilişkileri düzenlemek için daha önceleri uygulamaya konan bazı sistemler vardı.

Bize problemleri parçalara ayırarak ve her parça için tanımlanmış çetrefilli görevlendirmeleri ve konu başlıklarını daha kolay algılayabileceğimizi öğretildi. Burada bir büyük problemin çözümcüler tarafından parçalara ayrılması ve her parçanın kendi iç dinamikleri içinde sorunların giderilmesi önerilmekteydi. Ancak bu çalışmalar sorunu çözmek yerine daha karmaşık bir duruma getirdi. Çünkü bu şekilde bizler parçalara odaklanmaktan bütünü görememeye başladık. Hatta hem bağlantıları kopardık hem de bu parçaların birbiri ile olan irtibat ve ilişkisini ortadan kaldırdık. Böylece parçaları çözülmeden kenara yığarak bir sorunlar deposu yarattık. Sonuçta elimizde her biri birbirinden farklı onlarca belki milyonlarca değişik yap-boz oyunu parçaları oluştu. Tüm bu verilere rağmen bunları inatla çözmeye çalışmak gibi bir akılsızlık örneklemesi icra etmekte devam etmekteyiz. 
 
Bu derin uyumsuzluk Tarım Çağı sırasında oluştu ve bunu takip eden Mekanik Çağ hiçbir çözümler önermesi ve uygulaması yapmadan acil durumlar için kendi bencil ve dayatmacı tavrı ile insanların refah katsayılarını artırdığını iddia ederek tabiata büyük zararlar verdi. Öyle ki toprağın işlenmesinden sürekli ürün alma metotlarına kadar tüm beklentilerin mekanik olarak çözüldüğü zannedildi. Yumurta tavuk örneklemesi gibi daha fazla fabrika, daha da büyük enerji gereksinimi Dünya Ananın canını fena halde sıkacak boyutlara ulaştı. Mekanik Çağ bize bazı dürtüleri yerleştirmiştir. Bir bütünü parçalara ayırmaya başlarsanız en sonunda parçalanamayan bir paydaya ulaşırsınız. Bu görüşe göre bir hücre tüm yaşamın son bileşeni olarak kabul edilebilir. Farklı bir boyutta, güçlü bir düşünce fazında analizler varlık, konu ve problem bileşenlerini parçalara ayrıştırarak inceler. Analizin bu aşamasında problemi çözülebilir ve çözümleri bir araya getirip tümü açıklayabiliriz. Ancak analiz tekil çözümlerden yanadır. Bugün bile şirketlerin en fazla kullandığı problem çözme yöntemi analizdir. Yöneticiler problemleri çözebilecekleri ufaklıktaki parçalara bölerler veya indirgerler. Hala pek çok kişi analizi düşünce ile eşanlamlı olarak görmeye devam etmektedir. Yine de sentez veya bütüncül sistematik düşüncenin gereksinimi ortadadır.  
 
Sebep ve sonuç ilişkisi ile her sorunun yanıtını bulabileceğimiz düşünürüz. Eğer bir neden bulursak başka hiçbir şeye gereksinim kalmadığını düşünürüz ki bu aşamada “çevre”nin önemi kalmamıştır. Gerçekten de bilimsel çalışmalar ilişkilerin ayrıştırılarak laboratuar bir dünya yaratılması amacına hizmet etmektedir. Mekanizasyon bize dünyayı nasıl bir gözle gördüğümüzü ortaya çıkardı. Montaj hatları, toptan üretimler, sayılamayacak kadar cihazlar ve şırınga edilen fikir organik yerine daha çok materyalist bir dünyada yaşadığımızdı. Bu şekilde cihazları, dev üretimleri destekleyerek dünyanın mekanik bir varlık olduğunu Tabiat Ana ve doğanın gereksizliğini dile getirdik. Gıdalarımızı sentetik hale getirdik, daha fazla ve içinde doğal olmayan maddeleri vücudumuza soktuk.
 
Tüm bu yaptıklarımızın iyi çözümler olduğunu düşünerek kısa erimli ve günü kurtaracak çözümlerle avunduk. Uzun erimli ve sürdürülebilir modeller yerine kullandığımız bu sistematik sonunda çöktü. Sözde gelişmiş ülkeler 21.yüzyılda istedikleri ülkeleri parçalara bölerek sömürge haline getirmekte ve sorun olarak kayıt edilmiş tüm sıkıntıların artarak çoğalmasına engel olamamaktadırlar. GDO ürünler yaratarak tüm dünyanın gıdasını temin etmek ve ülkeleri bağımlı hale getirmek planını uygulamakta bireysel veya toplumsal organik gıda üretimi çözümlerini reddetmektedirler. Sonuçta kendilerinin de GDO lu ürün yemelerinin kaçınılmaz olduğunu bilmelerine rağmen anlık kazanımların peşindedirler. Sağlık alanında büyük daha büyük hastaneler yapmakta, binlerce ufak programla insanların kafalarını karıştırmakta ve hasta sayısı azalacağına artmaktadır. Yasalar binlerce madde ve sayfadan oluşmakta ancak yasal sorunlar çığ gibi büyümekte, muktedirler her türlü baskı ile karşıtları sindirmeye çalışmak için her türlü yasal ve ahlaki olmayan metotları devreye almaktadır. Öyle ki, dünyanın süper gücüne sahip olduğunu iddia eden bir devlet bile kendisi ile müttefik olan devlet yöneticilerinin telefon görüşmelerini sıkılmadan dinlemekte bir sakınca görmemekte, diğer ülkeleri istediği gibi yönetmek için kukla kişi ve partiler yaratarak onları istismar etmektedir. İnsan hakları ve vicdan hürriyetlerini savunur gibi görünüp kendisine karşı duran devlet adamlarını vahşi bir şekilde ortadan kaldırmakta ancak bütünü göremediği için bu işlerde çalışan kendi vatandaşlarından canavarlar yaratmaktadır.

DÜNYA DAHA İYİ BİR YÖNE DOĞRU GİDEBİLİR Mİ?

Eğer bağnazlıktan kurtulup, kafamızı dışarıya çıkartıp dünyaya geniş bir pencereden bakabilirsek, şu anda sonuçları itibarıyla iyiye gitmeyen kaygan bir düzlemde sürüklenmekte olduğumuzu görebiliriz. İnsanların çaba göstermeden ve alın teri akıtmadan büyük varsıllık elde etmeleri yanında kişi olarak ahlak sınırlarını zorlamaları ve kendi kokuşmuş ortamlarında çürüyüp her tarafı kirletmeleri karşısında yapılacak oldukça fazla eylem olduğunun farkına varmalıyız. Tabi bu duruşun aynı kaderi ve geleceği paylaşmayı reddedecek bir karşı tez olarak ele alınması yanında oluşturulması gerekli olan bir birlik bilinci ile davranışların belirlenmesi gerekliliği önemlidir. Ama tersine olarak yapılanları izleyerek sadece eleştirel bir karşı çıkış ve söz üretimi yeterli değildir. O halde farkındalık süzgecinden geçirilen insan vicdan ve bağımsızlığı karşıtı olan dayatmaları bir kenara atmak gereklidir. 
 
Genel kabul gören bir rahatsızlık tüm dünyayı etkilemeye devam ediyor. Bu küresel bir boyuta ulaşan ahlaksızlık olarak tanımlanabilir. Erk sahibi olanın hile, desise ve aldatma yollarını son kertesine kadar kullanarak yönetim gücüne güç katması yönteminin alçak ve orta gelir düzeyine sahip kişi topluluğu tarafından desteklenmesinin mantıksal bir yorumu bulunmamaktadır. Kişi ne kadar sado mazo bir takıntıya sahip olsa bile bunun bir sınırının olduğu unutulmamalıdır. O halde bu kitleleri etki altına alarak uyutan planlamalar üzerinde her bireyin bir fikri olması gereklidir. Eğer bir adım geri çekilerek dünya üzerindeki olayları irdeleme zahmetinde bulunursak o zaman kendimizle ve içinde yaşadığımız ortamla ilgili gerçeklerin farkına varabiliriz. Bununla ilgili tarafsız bilgi kaynaklarına ulaşmak ne kadar kolaysa, cam ekranın önünde oturarak yönlendirilmiş bilgiler ile yetinmek de o kadar kolaydır.   
 
Yaşamda her aşamada “kalite” önümüze çıkar ve yaptığımız işler, projeler ve uygulamalar sürekli bu tılsımlı sözcük etrafında döner durur. Kaliteyi elde etmek kolay olmasa da, onu sürdürmek daha zorlu bir çabayı gerektirir. İşte son on yıllardaki küresel adlandırılmasıyla her yere yayılan sistematik aslında kalite eksikliğini saklamak ve üstünü örtmek çabaları ile geçmiştir. Öyle ki, hiçbir teknik bilgi, deneyim ve görüşü olmayan bir kişi çok büyük bir işletmenin başına geçebilmekte, hukuk tahsili almamış biri yasa koyucu makamına getirilmekte, çevre ve insan ilişkisini bilmeyen politikacılar topluma zarar verecek projeleri onaylamaktadır. Bu mekanizmanın bu şekilde çalışması çoğu kez pek çok kişinin işine geldiği için değil düzeltme, konu başlığı bile olamamaktadır. Çünkü ortada olan problemin derhal çözülüyormuş görüntüsü oy alma mekanizmasını harekete geçirmektedir. Gündemden düşen sorunu ise değil çözmek daha kötü sonuçlara yol açacak bir şekle döndürmek işin son kısmıdır. Buna örnek olarak son zamanlarda örneğin inşaat alanında dünya devi olan Amerika’daki inşaatlardaki bozukluk ve düzensizlik görülebilir. Küresel ısınmayı küçümseme ölçütünde ele almayan sözde ileri ülkelerin gelecek yıllarda suların yükselmesine karşı henüz bir tedbir almamaları anlaşılması zor bir durumdur. Ama bunu kalite ekseninde ele alırsanız zaten sonucun kaçınılmaz olduğu ortadadır. 
 
Bozulmuş bir şeyi daha fazla bozamazsınız. O halde gelin, ne yapmak gerekir sorusuna akılcı yanıtlar bulmaya çalışalım. Öncelikle bireysel, ulusal ve küresel düşünce sistematiğimizi derhal değiştirmemiz gerekiyor. Kısa yoldan büyük bireysel kazanımlar yerine yeterli büyüklükte toplumsal başarılardan söz etmek ve bu mantık üzerine planlar yapmak gerekiyor. Her bir bireyin hem diğeri ile hem de etrafında gördüğü veya göremediği tüm yaşam formlarıyla ilişkilerini tekrar gözden geçirmesi gerekli. Belki de Kızılderili veya şamanlar seviyesinde doğalı ve insanı ele almamız söz konusu olacak. Birey, firma, ülke kazanımı değil ama tüm insanlığın faydası söz konusu olmalıdır. 
 
Basit bir örnek, arıların nüfuslarını tehdit eden cep telefonları titreşimlerinin sadece bal üretimi ilişkisi ile değil ancak bu çalışkan dev organizmaların çiçek tohumlarının dağıtımındaki görevini atlamamak gereklidir. Eğer biraz ön yargılarımızı bir kenara atarak tablonun bütününü görmeye çaba sarf edersek inanıyorum, bugüne kadar algılamakta zorlandığımızı düşündüğümüz yaşamın bize neler sunduğunun farkına varabiliriz. 
 
Farkındalık yaşam amacımızın tam hedefidir. Biz neredeyiz?        
 

Bu Makale 19.05.2014 - 19:58:43 tarihinde eklendi.

Yorum Yaz

Kullanıcı Yorumları
  • Mustafa Çor - 08.05.2014 - 09:40

    Serdar beyin günümüz dünya gerçeğine yönelik olarak yapmış olduğu bu son derece doğru tesbitlere ve yüksek farkındalığın getirdiği çözüm önerilerine yürekten katılıyorum.Büyük insanlık ailesi olarak bizlerin artık farkında olmamız gereken en öncelikli konu, hayatımızın her alanında Sürdürülebilir Kaliteyi yakalamak ve yaşatmak olmalı düşüncesindeyim.Sevgi ve Saygılarımla..

En Çok Okunanlar
Bunları Okudunuz Mu?
Yazarlar
Tüm Yazarlar
GÜNCEL HABERLER
SEKTÖREL HABERLER

Turizm gündemine ilişkin haberlerin her gün mail adresinize gelmesi için abone olun.