zekeriyassen@gmail.com

Odrisia’dan Edirne’ye

Odrisia’dan Edirne’ye

Türkiye’yi Avrupa'yla birleştiren, Trakya Yarımadası’nın kapısı olan Edirne, tarih boyunca sonu gelmeyen savaşlar, doğal afetler, sayısız işgaller ve yağmalara rağmen en ufak bir gerginlik belirtisi taşımıyor.

Gururla barındırdığı tüm bozulmamış anıtları ile adeta tarihe meydan okuyor. Büyüleyici Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin izgesi altından huzurlu, sabırlı, sevecen ve tarihi yaralarını yansıtmayan bir gazi şeklinde ziyaretine gelen misafirlere kucak açıyor. İstanbul'a sadece 228 km uzaktaki Edirne, alışkın olmadığımız derecede güler yüzlü nüfusu ile barışçıl bir atmosferde acısını sindirerek huzurunu ve dostluğunu tüm misafirleri ile paylaşıyor.

M.Ö. 7.yy’a kadar uzanan bir geçmişe sahip olan şehir, ilk başlarda Traklar’a ev sahipliği yaptı. O zaman adı Odrise ya da Odrisia olarak anılırdı. M.S. 2.yy’da şehir, askeri konumu, verimli toprakları ve Batıya uzanan ticaret güzergâhının üstünde olmasından dolayı Roma İmparatorluğu için çok önemli bir statüye sahip oldu. Roma İmparatoru Hadrianus, kentin önemini fark ederek, şehrin adını kendi adından yola çıkarak Hadrianopolis (zamanla Hadrianupolis, Adrianopolis, Adrianupolis olarak anıldı) olarak değiştirdi. Daha sonra Romalılardan Bizanslılara devredilen şehir, Haçlı Seferleri sırasında birçok kez yağma edilmesine rağmen her zaman ayakta kalmayı başardı. 1362 yılında I. Murat tarafından Osmanlı topraklarına dahil olan şehir, Edrinus, Edrune, Edrinabolu, Endriye ve son olarak 16. y.y.’dan sonra da Edirne olarak adlandırıldı. Zamanla büyük Türk nüfusu Edirne’ye yerleşmeye başladı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Bursa’dan sonraki ikinci başkenti unvanına sahip oldu. Padişahlarının Avrupa’ya yapacakları askeri kampanyalarda önemli bir rol oynayan şehir, Konstantinopolis alınana kadar tam 91 yıl gururla başkentlik yaptı. Konstantinopolis başkent olduktan sonra bile önemini kaybetmeyen Edirne, Osmanlı İmparatorluğu için önemli bir askeri merkez oldu. Padişahlar yaz aylarını Topkapı Sarayı kadar etkileyici, ne yazık ki şu an sadece bir kule ve yıkıntıdan ibaret olan, Eski Saray’da geçirirdi. Edirne 1877–1878 Rus-Osmanlı Harbi sırasında Rusların eline geçmiş ve bir yıl ellerinde kaldıktan sonra 13 Mart 1879'da geri alınmış. Acısı bir türlü dinmeyen Edirne, Balkan Savaşı sırasında Bulgarların, I. Dünya Savaşı'ndan sonra da Yunanlıların yönetimine geçmiş. En sonunda Lozan Antlaşması ile Türkiye'nin sınırlarına dahil olmuş ve huzura ermiş.

Edirne'nin Batı'ya yakınlığı, kültürünün gerek Türklerden önceki, gerekse Türklerden sonraki gelişimini çok önemli bir biçimde etkilemiştir. Bundan dolayı Edirne’nin oluşumunun izlediği kültürel çizgi, Anadolu illerinin çizgisinden oldukça farklıdır. Bu bir olumsuzluktan öte aksine şehrin zenginliğinin en büyük nedenidir. Edirne “biz batıya yakınlaşırsak, nasıl oluruz?” sorusunun yaşayan cevabı.

Edirne’de gezilecek yerler aslında bir tam günde ziyaret edilebilir ancak gerçekten şehrin hakkını vermek isterseniz bir gece konaklamanız önerilir. Bu yazıyı hazırlayabilmek için FEST Travel tarafından düzenlenen, benim gibi 30 kültür avcısının uzman bir sanat tarihçisinin liderliğinde bulunduğu bir gruba dâhil oldum. İlk defa şehri ziyaret edecek olan kültür meraklılarına bir uzman eşliğinde gitmelerini tavsiye ederim. Nitekim çoğu kitapta bulamayacağınız ince zenginlikler uzman bir sanat tarihçisi tarafından gözlerinizin önüne seriliyor.

Osmanlı İmparatorluğu'nun mimaride eriştiği en yaratıcı seviye olan Edirne gezimize Talat Paşa Caddesi üzerinde olan Eski Camii ile başladık. Osmanlılardan günümüze ulaşmış en eski anıtsal yapı olan Camii, 1403'te Emir Süleyman tarafından yapımına başlanmış ve bazı nedenlerden dolayı ancak Çelebi Sultan Mehmed zamanında 1414’te bitirilebilmiş. Bir seri dokuz ufak kubbenin kemer ve sütun tarafından desteklendiği camii, muhteşem mihrabı, ferah iç mekânı ve büyüleyici beyaz üzerine siyah duvar kaligrafisi ile misafirlerinin nefesini kesiyor. Camii’nin önündeki sütunlar eski bir Roma yapısından devşirilmiş. Çok kubbeli "Ulu Camiler" sınıfına giren Eski Camii, en çok Ara Güler’in Allah kaligrafisi önünde çektiği çarşaflı kadının yer aldı “Kadın ve Allah” fotoğrafı ile tanınır.

Eski Cami’den çıktıktan sonra sol tarafta sizi Hürriyet Meydanı karşılar ve burada 1418’e tarihlenen Evliya Çelebi’nin elmas ve takıların birkaç Mısır hazinesi değerinde olduğu ve bekçisinin bunları altmış gece koruduğunu yazdığı Bedesten ziyaretinizi bekler. 14 kubbeli bu yapı zamanında pamuk ve ipek tüccarlarının merkezi olmuş ancak şu an ucuz oyuncak dükkanlarından, el işlerine kadar çok geniş bir yelpazeye hitap etmekte.

Birebir Osmanlı’nın izlerini taşıyan sokaklarda yürürken Bedesten’in arkasında karşınıza Rüstem Paşa Kervansarayı çıkıyor. Bedestenden yaklaşık 100 yıl sonra Mimar Sinan tarafından Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Rüstem Paşa emriyle inşa edilen bu yapı, Osmanlı-Rus Harbinde yıkılmış olmasına rağmen son yıllarda onarılmış ve 1972’den beri 79 odalı dört yıldızlı bir otel olarak kullanılıyor. Dikdörtgen avlunun çevresine iki katlı odalardan oluşan Kervansaray, bir gecelik konaklama ve Edirne’nin Osmanlı havasını yaşamak için birebir.

Sırada 1443-1447 arasında II. Murad tarafından yaptırılan Osmanlı mimarisinin erken ve klasik üslubu arasında bir köprü oluşturan Üç Şerefeli Cami var. Dört farklı dönemde yapılmış dört farklı minareye sahip olan cami, yaklaşık yedi yılda tamamlanmış. Selçuk İmparatorluğunun mimari izlerini taşıyan cami, 24 metre çapındaki merkezi kubbesi ile dikdörtgen bir yapıya sahip. Osmanlı mimarisinde ilk defa revaklı avlu sistemi bu camide kullanılmış, revaklarda bulunan özgün kalem işleri ise Osmanlı camilerindeki en eski örneklerin arasında yer alıyor. Camiye adını veren üç şerefeli minare ise zikzak kırmızı taşları ile heybetli bir biçimde gökyüzünü deliyor.

Hürriyet Meydanı’nın hemen karşısında Mimar Sinan tarafından 16. y.y’ın sonlarına doğru yapılan ve hala faal olan Sokullu Mehmet Paşa Hamamı yer alıyor. Erkek ve kadın için ayrı bölümleri olan hamam, adeta Osmanlı tarihinden kopup gelen bir sayfa gibi şehirde konumu koruyor. Maarif Caddesi’nin doğusunda yer alan Alipaşa Çarşısı ise, yıllar yılı kervanların gelip geçtiği, ticaretin kalbinin attığı Edirne’ye özgü pek çok ürünü ve hediyelik eşyayı bulabileceğiniz bir çarşı. 1569 yılında Mimar Sinan’ın çiziminden çıkan bu çarşı, 1992 yılındaki büyük yangında tamamıyla tahrip olmuş ve tekrar 1997 yılında yenilenmiş. Bedesten’e kıyasla biraz daha donuk bir havaya sahip olan çarşı, özellikle çok renkli müzik enstrümanları dükkânları ile dikkat çekiyor. Öte yandan Edirne’nin en önemli zanaatlarından biri olan süpürge üreticilerine, gaziler helvacısına, meyve kokulu sabunculara, badem ezmecilerine ve deva-i misk (güzel kokulu helva) şekerlemecilerine burada tanık olabilirsiniz.

Tarih sayfalarından farklı kapılar aralayan Edirne seyahatimiz sırasında, öğle ezanlarının kulaklarımızı çınlattığı bir esnada grubun acıktığını fark eden sanat tarihçimiz bizi Alipaşa Çarşısı’nın orta kapısından çıkartıp Osmaniye Caddesine yönlendirdi. Burada yirmi yıldan beri var olan Öz Edirne Ciğercisi Nedim Usta’nın ellerinden Edirne ile özleşen ciğeri tattık. Çok temiz ve samimi bir atmosfere sahip olan iki katlı ufak lokantada, ağız sulandıran ciğer kokuları arasında eksi Arnavut geleneğine göre yapılan dana ciğeri yedik. Taze yoğurt, sövüş, ekmek ve yağda kızartılmış kuru ekstra acı biber ile servis edilen ciğerler masaya konulması ile birlikte midede yerini buldu.

Edirne’ye gelmenizle birlikte içinizde bir heyecan oluşur. Bu heyecanı yaratan ise onca öykü, övgü ve anlatıya konu olan, sabahtan beri gözünüze ilişen, köşesinden hiç çıkmayan, daha şehre yakınlaşırken siluetini gördüğümüz yüce Selimiye Cami. Evet, Mimar Sinan’ın seksen yaşında “benim ustalık eserim” dediği Selimiye en sonunda karşımızda. Heyecanınızı yatıştırmanıza imkan yok, zira karşınızda Osmanlı-Türk sanatının ve dünya mimarlık tarihinin başyapıtlarından birisi dikilmekte. Kentin merkezinde, Edirne'nin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun simgesi olan Selimiye Cami, 1566–1574 yılları arasında Sultan II. Selim için Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. Padişahın ölümünden hemen sonra tamamlanan cami, özellikle şehrin her köşesinden görünen konumu ile Mimar Sinan’ın mimarlığının yanı sıra şehircilik dehasını da yansıtmakta. 31.28 metre çapındaki kubbesi ile Ayasofya’yı geride bırakan Selimiye, üçer şerefeli dört zarif minaresi ile göklere meydan okumakta. Caminin ferah ve geniş iç mekânı ayrı bir güzellik. Gösterişli ahşap kürsüden, özenle işlenmiş mermer minbere, mihrabın etrafındaki Osmanlı ve dünya sanatında ayrı bir yeri sahip İznik çinilerinden, 12 mermer sütuna oturan müezzin mahfiline kadar, Selimiye dışı kadar içi ile de nefesimizi kesiyor. Tam gün geçirebileceğiniz cami, anlatılan tüm efsaneleri doğrulamakta. Bir dünya mirası olan yapı, fal taşı gibi açılan gözlerinizi uzun süre kırpmamanızı sağlayan bir yüceliğe ve huzura sahip. III. Murad zamanında Selimiye'ye vakıf olarak yaptırılan, caminin terasının altında yer alan arasta tüm yapıya bir bütünlük katmakta.

Selimiye mucizesinden kendinizi alabildikten sonra Mimar Sinan Caddesi boyunca 10–15 dakika yürüyünce yazıtında tarih olmadığından dolayı 1436 yılında inşa edildiği sanılan Muradiye Cami’sine ulaşıyoruz. Bir zamanlar şehirdeki Mevleviliğin merkezi olan bu yapı çok özel İznik çinileri ile donatılmış. Dışında Eski Camii gibi kuvvetli ve büyüleyici kaligrafiye sahip olan cami, mistik bir atmosfere sahip. Kentin görülmesi gereken yapıları arasında önemli bir yere sahip olan Muradiye Cami’sinden sonra Müslüman nüfusun gelmesinden önce var olan yapılara doğru ilerliyoruz. Özellikle Maarif Caddesi’nin sonunda yer alan Büyük Sinagog tüm Osmanlı şaheserleri arasında dikkat çekmeyi başarıyor.

Seyahatimizin son durağı olarak Tunca Nehri kıyısında bulunan, Edirne'nin en önemli yapılarından biri Beyazıt Külliyesi ve Cami’sine ilerliyoruz. Oldukça geniş bir alana yapılmış olan yapı cami, tıp medresesi, imaret, darüşşifa, hamam, mutfak, erzak depoları ve diğer bölümleriyle küçüklü büyüklü yüze yakın kubbeyle örtülmüş. 2004 yılında Avrupa Müze ödülüne layık görülen tıp ve hastane müzesi, külliyenin bünyesinde bulunmakta ve en çok ziyaret edilen kısımlardan biri. Şehrin eteklerinde yer alan bu külliye, 15. y.y’da kullanılan ruhani tedavi yöntemlerin sergilendiği müzesi ile sağlık tarihinden oldukça etkili bir sayfa yansıtmakta. 1639 yılında hayata gözlerini yuman Osmanlı hekim ve şair Şuuri Hasan Efendi tarafından yaptırılan sağlık merkezinde sunulan tüm hizmetler zamanında ücretsizmiş. O dönemde akıl hastaları Avrupa’da şeytanın etkisinde kabul edilip kazıklara geçirilip yakılırken, Beyazıt Külliyesi’nde benzer hastalar müzik ve sakinlik ile tedavi edilmiş. Hastanenin bünyesinde ayrıca ney, viyolin, santur ve ud çalan bir müzik topluluğu bulunmaktaymış. Zamanımıza ulaşan bazı belgelere göre Türk müziğindeki bazı makamlar farklı rahatsızlıklara özellikle faydalı olurmuş. Ancak asıl önemli tedavi yöntemi su sesi.

Otobüse binip dönüş yoluna girmeden önce yolumuzun üstünde Eski Saray kalıntılarına iç çekerek bakıyoruz. Bir zamanlar kalitesi ve büyüklüğü ile Topkapı Sarayı’na eşdeğer olan 15. y.y. sarayı ne yazık ki artık birkaç yığıntı ve kalıntıdan ibaret. Neden demekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz!

Kambur Osmanlı Tunca Köprüsü’nü geçerek İstanbul’a doğru yola düşüyoruz. Tam günlük tarih sayfalarındaki yaşanan eşsiz anılarla sık sık arkamıza bakarak düşüncelere dalıyoruz. Aklımızda sürekli şu cümle var: “En kısa zamanda tekrar görüşmek üzere Edirne, şimdilik hoşça kal…”


Bu Makale 18.02.2020 - 08:37:47 tarihinde eklendi.

Yorum Yaz

Kayıtlı yorum bulunamadı...
En Çok Okunanlar
Bunları Okudunuz Mu?
Yazarlar
Tüm Yazarlar
GÜNCEL HABERLER
SEKTÖREL HABERLER

Turizm gündemine ilişkin haberlerin her gün mail adresinize gelmesi için abone olun.