Küba
kıpır kıpır, canlı, sımsıcak…
Eğer kanınızı kaynatacak, size zaman tünelinde gibi bir duygu yaşatacak, olmadık bir zamanda güneşle-okyanusla buluşturacak farklı bir tatil düşlüyorsanız sımsıcak insanların, kıvrak dansların –yani salsanın- ve tabii ki puronun vatanı Küba’ya çevirmelisiniz rotanızı… Sosyalist bir ülkede insanların refah düzeylerinin düşük, mutluluk düzeylerinin ise yüksek olduğuna şahit olacağınız garanti… Hizmet konusu ise biraz şaibeli!.. En iyisi beklentilerinizi alçak tutmak ve bu enterasan coğrafyanın tadını çıkartmak…
Hülya Akyurt / hulya.akyurt@gmail.com
Küba… Orada A.B.D. yakınlarında… Çoook uzaklarda… Yolculuk yorucu… Kolay değil, havada kalış süreniz –Madrid aktarmalı- tam 14 saat… Bir de zorunlu beklemeler… Neredeyse bir gün böyle geçer… Ama sorarsanız buna değer… Hangi turla ya da nasıl giderseniz gidin önce Havana’da bulursunuz kendinizi… Küba’yı tanımak/anlamak için en doğru yer…
İnsanı başka bir ruh haline sürükleyen özel bir tarihi var Küba’nın… Dünyayı kasıp kavuran savaşları az zararla atlattığından, yapılar ilk inşa edildikleri haliyle duruyorlar halen… Unesco’nun SIT Alanları Listesi’nde yer alan başkent Havana’da İspanyol mimarisinin çok hoş örneklerine hayran olmamak elde değil… 50’li-60’lı yılların Amerikan arabaları ise bu ülkenin en karakteristik özelliği sanki… Son derece renkli gece hayatına gelince gece kulüpleri, sinemalar, tiyatrolar, cabare’ler inanılmaz derece çoklar...
Dört yıldızlı mı? Düşünmek lazım…
Sahil şeridindeki incelikli mimarisi ile göz alan tüm binaların yüzeyleri yıpranmış… Renovasyon kelimesi yok lugatlarında! Mesela bizim kaldığımız otel, 1958 yılında açmış kapılarını… Bu da demektir ki Çınar Hotel ile akran… Yılların Çınar’ı bugün, geçmişin izlerini taşımakla birlikte yapılan renovasyon çalışmaları ile genç delikanlı gibi… Oysaki Küba’daki otelimiz zamana yenilmiş sanki!.. Bazı odalarda rutubet kokusu şikayeti var… Camlara baktığınızda acaba en son ne zaman silinmiş olabilirler diye sorabilirsiniz kendinize! Evet modern bir yapı, girişte çağdaş heykeller ve kocaman bir lobby ve deniz manzarası ile havalı… Ama odalar sorunlu işte! Merak ederseniz bu arada otel 4 yıldızlı… Sahil şeridinde… Sonuçta odamız geniş ve temiz… Kahvaltısı -özellikle lezzetli yumurtalarıyla yapılan omletleri- güzel… Bu da bize yeter… Mutluluğu seçmek istediğimizden herhalde…
Sistem, Devlet, Halk…
Yönetim şekliyle dünya üzerindeki tüm ülkelerden farklı bir yapıya sahip Küba. “Sosyalist Cumhuriyet” diye adlandırılan bu sistemde; vatandaşların her türlü eğitim, sağlık ve güvenlik gereksinimleri devlet tarafından karşılanıyor. Halkın tamamına yakını okur-yazar, Küba’da. Eğitim, ilkokuldan üniversiteye kadar her şehirde ücretsiz. Bunlar çok güzel tabii… Ama halk gerçekten çok fakir… Kazandıkları az, vergiler ağır zaten… Ama diğer yandan hırsları, ulaşamayacakları hayalleri de yok… Strese ne hacet! Onlar bu yüzden rahatlar… Neşeliler… Çok da temizler… Kıvraklar… Müziğe, dansa gönül vermişler…
İlk İzlenimler…
Havana’da ilk ziyaret yeri “Devrim Meydanı”… Burada özellikli olmayan iki sade binanın üzerinde Che Guevara ve Camileo Cienfuegos’un dev portreleri dikkat çekiyor… Önemli bir husus Küba Devrimi’nin unutulmaz lideri Fidel Castro’ya ne bu meydanda ne de başka bir yerde rastlamaya olanak yok!.. Castro, bir efsane sanki… Che ise hediyelik eşyalarda bile sık kullanılan bir simge… Bu meydanda bir de kule var, hepsi bu… Görmek şart ama çok uzun zaman geçirilecek bir yer de değil yani…
Sahil şeridi yani Malecon’da da seyir harika… Bir yanda deniz bir yanda çoğu tarihin ağırlığını taşıyan ilgi çekici, özgün yapılar… Sonra Morro Kalesi, Floridita, La Bodeguita del Medio… Yol boyu renkli kareler… Binaların yanı sıra insanlar… Ve çamaşırlar… Balkonu seviyorlar… Hem kendileri için hem de çamaşır asmak için kullanıyorlar… Fotoğraf çektirmek istemeyenler hemen kaçıyorlar… Sokaklarda yeme alışkanlıkları, seyyar gıda satanlar ise pek yok... Hiçbir şey ve hiç kimse tekdüze değil… Hep bir renk ve hareket…
Havana’nın Güzellikleri…
Eski Havana, harika… Bir film platosu gibi… Masal gibi… Parayla fotoğraf çektiren özgün/yerel kıyafetli, ellerinde çiçek dolu sepetlerle gülerek poz veren siyah tenli, renkli kıyafetli Kübalı kadınlar… Ağızlarına yerleştirdikleri uzun purolar, fötr şapka ve centlimen kıyafetiyle Kübalı ileri yaşlarda erkekler… Benim favorim ise, Katedral Meydanı’ndaki “Büyücü Kadın”… Bu kadını başka Küba fotoğraflarından gördüğümü, karşılaşınca anladım… Öyle karakteristik ki… Ve de etkileyici… Bembeyaz kıyafetler içinde, kırmızı bir gül var başına sardığı örtüde… Elinde kocaman bir puro… Şemsiyenin altında fal bakıyor… Kahin gibi bir dişi… Kim oturduysa yanına uzun uzun anlatıyor… Üstelik fotoğraf çekmenize kızmıyor… Bir de o kapkara gözleriyle derin derin bakıyor…
Sözünü ettiğim avlu bana göre Havana’nın en hoş köşelerinden biri... Katedral ve çevreleyen yapılar… Bir akşam favorim olan Katedral Meydanı’nda boydan boya upuzun bir masa kurulmuştu… Bembeyaz örtüler, sıraya kadehler, süslü sandalyeler… Özenmemek elde değil… Dönüşte kahve içmek için uğradığımızda, bir doktor grubun geldiğini öğrendik… Her şey çok güzel görünürken bizim ayrılmamıza yakın yağmur önce çiseledi, sonra ciddileşti… Mecbur herkes kaçıştı tabii… Biz koşarak bir taksiye bindik ama o grubun şanssızlığına çok üzüldük… Bir de çalışanların emeğine… Ama belki de bu sahne o an’ı unutulmaz kılmıştır diye de düşünmeden edemedik!..
Dilek Konusu ya da Ağaç Turlama!
Özel parke döşemelerin olduğu eski kitap ve bazı resimlerin satıldığı ünlü sokaktan, heykelli parktan geçince denize paralel çok geniş bir alanda buluyorsunuz kendinizi… Armas Meydanı’nda yani… Burada bir dilek ağacından söz edildi bize… O gün –senede bir gün olan şey- dileklerin kabul olacağı günmüş… İnanışa göre! Dilek tutup bu ağacın etrafını 7 kere dolanacakmışsınız… Hemen hepimiz heves ettik… Üstelik ne şanslıydık, tam da gününde oradaydık! Bu düşünce, ağaç için ucunu bilmediğimiz kuyruğu görmeden hemen önceydi tabii!!! Ağaç, küçücük bir bahçede… Ve her kişi tam 7 kere dönüyor etrafını… Olacak gibi değil… Nisandaki Büyükada manzarası neyse o burada da aynı… Yer demir gök bakır!..
Puro ve Rom Fabrikalarında…
Bu gezi harika… Puro yapım aşamaları… Bize gezdiren Küba’lı yönetici kadına bayıldım… Başında şapkası, elinde purosu; özel bir kadın… Puroyu sardıkları işlemden geçmiş çay yaprağı sanki zar… Bakire kızların dizlerinde sardıklarını söyledikleri purolar ‘şehir efsanesi’ elbette! Yalan… İçeride çalışanlar hep gençler… Erkeklerin derler ya “bir eli işte bir eli oynaşta” tam da öyle… Bir grup görüyorlar ya, gözleri hep dişilerde… İlgi çekmeye çalışmalar, öpücük göndermeler… Pek rahatlar! Kızlar uslular… Çalışanlardan her birinin hangi marka puro sardığı belli… Ve her biri günün sonunda beraberlerinde 3 puro götürme hakkına sahipler. Çay yapraklarının ortadaki kalın yerini aldıktan sonra birkaç tanesini avuçlarında sıkıp zar gibi yaprağın üzerine koyup sıkıca sarıyorlar… İzlemesi çok zevkli… Fabrikanın okul bölümü de var hatta… Marka etiketini un-su karşımı ile yapıştırıyorlar. Purolar renklerine göre ayrılıyor ve kalite kontrolden geçirilerek kutulara yerleştiriliyor… Uygun saklama koşulları söz konusu ise bir seneye kadar saklanabiliyor…
Rom fabrikasındaki görüntüler ise şarap yapımına benzer özellikte… Keskin bir koku, fıçılar… Şişeleme… Rom hem çok bol hem de çok ucuz… Mohito, İstanbul’da içtiklerimizden daha tatlı… Çok sevmedim… Eski Havana’da barlar sokağı Calle Obispo’da Hemighway’in hep gittiği barda öğlen mohito ile bayram için kadeh kaldırdık gruptaki arkadaşlarımızla… Eee Küba’da da böyle olur bayram kutlaması, değil mi ama?..
Aç Kalmak mı? Şaka Olmalı!
Yeme-içme konularında gözümüzü korkutmuştu herkes… Gitmeden kime sorsanız ne okusanız iştah kapatıcıydı… Ne olur ne olmaz deyip yanımıza kuru ama lezzetli atıştırmalıklar aldık! Bir de kahvaltıda ya olmazsa korkusuyla peynir… Gerek yokmuş!.. Anlatılanlar gibi çıkmadı Küba… Aç kalmak, beğenmemek bir yana umduğumuzdan da güzel şeyler yedik… Çok hoş mekanlarda… Havana’da bir restoranın açık hava bölümünde mesela… Avlu gibi bir yerde elimizde kadehler, lezzetli yemekler… En güzeli de sürpriz bir konser… Canlı müziğin keyfi çok başka… Kalkıp dans edebilirsiniz, edenleri izleyebilir, size sunulan aynı grubun CD’sini satın alıp gelip İstanbul’da o güzel diyarlara müziğin ritmiyle tekrar gidebilirsiniz…
Istakozlar, Karidesler…
Bir başka zaman Armas Meydanı'ndaki St. Isabel adlı şık otelin terasında yediğimiz şahane akşam yemeği ise unutulmazdı… Manzara, servis ve tattıklarımız… Karides ve ıstakoz mönülerini seçtik… Ben ıstakozu tercih ettim… Önden salata, sonra ıstakoz ve ardından tatlı… Ve seçeceğiniz yerel bir içki… Istakoz sunumu ve tadıyla alkışı hak edecek kadar güzeldi… Karidesi tattım, gayet başarılıydı… Ama asıl etkileyici olan Havana’dan ayrılmadan yine yerel ve güzel bir restoran olan La Mina'da söylediğimiz güveçte karidesti… Karides; zeytinyağı ve sarımsakla fırınlanıp pişirilmişti… Tadına bayıldım… Varadero’daki otelimizdekileri sonra anlatacağım… Lütfen sabırlı olun…
Butik otellerin farkı…
Eski Havana’da çok hoş oteller de var bu arada… Eski Havana’da birçok special otele rastladık… Tarihi, özgün yapılarda bazıları nostaljik atmosferleri bazıları daha zarif, sade tasarımlarıyla bizleri etkiledi… Kimine adım atıp biraz ileride bir avluda kendinizi bambaşka bir ortamda buluyordunuz kiminin terasında hiç beklemediğiniz bir sürprizle karşılaşıyordunuz… Bazen manzara, bazen iki kişinin romantik bir yemeği paylaşabileceği bir kule!.. Ya da terasta harika bir güneşlenme ortamı… Bizim Pera Palas’ımızı çağrıştıran asansörleri, ilgili kibar otel görevlileri ile bu tarzdaki oteller ayrıcalıklarını hemen belli ettiler…
Müzik Ziyafeti mi Yoksa Salsa mı?
Havana’da kaldığımız Riviera Hotel'in hemen yanında yer alan Sol Melia Cohiba Hotel'in barına gittik bir akşam, canlı müzikler dinledik… Biraz sohbet, biraz içki, bol müzik, çok keyif… Artı aynı akşam şehrin en ünlü club’larından biri olan La Zorra Y El Cuervo'da çok beğendiğimiz caz müzikler dinledik… Ünlü bir topluluktu, müzik yapanlar… Herkes yanlarına gidip fotoğraflar çektirdi… Tesadüfen televizyonda onları gördük… Bir başka gece, otelimizin gece kulübündeki salsa show’u izlemeye davet edildik… Sonrasında “Salsa Profesörü” olduğunu öğrendiğimiz ve bir daha asla öyle dans edenini görmediğimiz adı “Ramon” olan salsa hocası tarafından kendimizi ortada kendisine uymuş dans ederken buluverdik!.. Gecenin sonunda çok eğlendik…
Sevimli Ulaştırmalar! Ve Diğer Araçlar…
Biz hem o eski otomobillere bindik, taksiydi elbette… Kullananlar erkekler… İçlerinde olmak değişik bir his… Fotoğraf da çektirdik… Hem de yine Küba’nın simgelerinden biri olan Coco Taksi’yle gezdik… İki kişi alan motorlu, sevimli, havadar bir ulaşım aracı, Coco… Kullananlar hep kadınlar… Ne kadar tatlılar anlatamam… Neşeliler… Anlayın anlamayın o motor gürültüsünde bir şeyler anlatıp öyle güzel gülüyordu ki bizimki! Neşesi bize de geçti… Eşlik ettik gülmesine… Bizi limandaki meşhur pazarlarına bıraktıklarında sarılıp öptüler hatta, o kadar!.. Gülen yüzleri şu an bile gözlerimin önünde…
Coco Taxi’lerle limanın yanındaki meşhur pazarlarına geldik… Pazar çok büyük kapalı bir alanda… Sıraya stand’lar… Girişte yağlı boya tuvaller, çok hoş Küba posterleri satılıyor… Devamında hediyelik aklınıza gelebilecek her şey… Takılar, ev aksesuarları, ahşap dekoratif heykeller, otomobiller, oraya özgü giysiler, şapkalar, çantalar, anahtarlıklar ve daha neler neler… Fiyatların hepsi makul… Para birimi Cuc… Neredeyse Euro kadar… Pazarlık yapılıyor ama fiyatlar abartılı olmadığından küçük oranlarda hep…
Biz bir de otelimizin önünden son gün City Tour alıp şehri boydan boya gezdik… Aklıma yer eden en önemli yer, bir mezarlık oldu desem! Gerçekten çok farklıydı… Adı Cementerio Cristobal Colon… Ünlüymüş zaten… Bir de en hoşuma giden geçtiğimiz yollarda insanların bize el sallamaları oldu… Şehir bir film platosu sanki… Havana’nın merkezi bir başka, sahil şeridi bambaşka… İçerilerde bazı yerler ise iç acıtıcı… Miramar’da da gördüğümüz bir ağaç türü var, mutlaka söz etmek istediğim… Tarzan’ın Ağacı… Sanki! Kocaman ağacın dallarından şerit şerit, yerlere kadar inen kahverengi saplar… Gerçekten ilginçtiler…
UNUTMADAN…
Turla gitmeyi düşünenlere…
Yanılmıyorsam geçtiğimiz Temmuz ayında karar verdiğimiz gibi Küba’ya, gazetelerde Kurban Bayramı turlarına bakmaya başladık. İlk olarak gördüğümüz en iyi seyahat acentelerinden birinde daha ilan çıktığı gün kontenjanın dolduğunu öğrendik… Diğer en iyide de durum aynıydı! Bu durumda ilanları incelemeye devam ettik ve iki acentenin daha programlarını öğrendik. Tercimiz olabilecek bilindik iki acenteyi ise Küba turlarını göremediğimiz halde arayarak tur düzenlemeyeceklerini teyit ettik. Çok tercihimiz olmayan iki acenteden birini onayladık… Küba hayalleriyle birkaç ay geçirdik. Bana göre eğer bir turla gidilecekse mutlaka en iyilerden biri olmalı ya da butik çalışanlardan… Ve ekstra turlardansa konaklanacak yerlerin arasında en azından Trinidad da bulunmalı.
Sağlık Turizmi… Tedavi Devrimi!
Sahil kasabası görünümündeki Miramar’da çok özel bir enstitü var… İsmi "Centro De Histoterapia Placentaria"... Buraya yalnızca pigment bozukluğu, sedef hastalığı olanlar ya da saç dökülmesi şikayeti bulunanlar geliyor. Cilt rengi sorununu son derece başarılı bir biçimde tedavi eden ilacın ham maddesi “plasenta” bu arada. İlginç gerçekten… İzlediğimiz tanıtım videosunda bu ilacın yüzde 90-95’e kadar izleri yok ettiğini görüyoruz. İlaç şeffaf bir jel gibi. Vücudun ya da yüzün rahatsız bölümlerine sürülmekte. Yaptığı araştırmalar sonucu derdine derman bulmak üzere gelen hastaları da kabul ediyorlar. Bu durumda bir yıl sürecek tedavi için gerekli ilaçları satın alabiliyorsunuz. Çıkışta sorun yaşamamanız için size bir de rapor veriliyor hepsi bu… İnsanların genel görüntülerini dolayısıyla psikolojilerini olumsuz yönde etkileyen ve şu an ‘çözümsüz’ gibi görünen hastalıkları tedavi edebilmeleri gerçekten harika. Gönül isterdi ki bu ilaç her yerde bulunabilsin… Ama şu an olanağı olanlar Küba’da doktora görünmek için internet aracılığı ile hem bilgi hem de isterlerse randevu alabilirler…