
ARMAN KIRIM’IN BANA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...
Bazen bir yazı alıp insanı bambaşka bir yere götürüyor… Bu Pazar bana öyle oldu… Sarsıldım… Öyle etkilendim ki paylaşmak istedim… Arman Kırım hakkında kapıldığım düşünceler, geçmişe yolculuk ettirdi beni… Önce neden röportaj yapmadım sorusu, sonrasında Tuğrul Şavkay ile İnci Pirinçcioğlu bağlantısı ve belki de minik bir hayat sorgusu… Nereden nereye?..
Hülya Akyurt

Pazar günü klasiklerinden biri gazeteler… Ayşe Arman’ın bu haftaki röportaj konuğu Arman Kırım… Mış! Ben kim olduğunu bilmeden hem tanıyorum deyip bakıyorum smokinle bana gülümseyen erkeğe hem de kim olduğunu çıkaramıyorum bir türlü! Sonra okuyorum… Ve daha o an çoook üzülüyorum… Fotoğrafta görülen janti adam, hiç ölüme mahkum gibi değil… Hatta daha sayfaları çevirmeden bu kıyafetle niye yatakta diye bile düşündürüyor beni… Kızı ise pek tatlı… Allah bağışlasın… Sonraaaa… Yazıyı okuyunca, yalan değil kahroluyorum… Bittirdiğimde ise gazete kucağımda kalıyor, gözümden yaşlar süzülüyor… Keşke böyle olmasa… Hayat bazen çok acımasız… Arman Kırım’ın duruşu ise son derece asil… Ya sonuç? Takdir Yüce Allah’ın olsa da insanız işte… Neden demez mi insan kendine?.. Ben tüm hastalıkların ruhsal nedenlerle ortaya çıktığına inanan biriyim… Ama buyurun pırıl pırıl, mutlu bir aile… Yüksek bir kariyer… Geniş imkanlar… Sonrası da kanser! Çık işin içinden?..


Neden röportaja ‘evet’ demedim?
Arman Kırım ile röportaj yapmalıydım oysaki ben de! Ama geçmişte… Dergi yıllarımda… Hatta sevgili Ali Sözmen, bana bir dergi konu toplantımızda önermişti… “Mor İnek’in yazarı Arman Kırım ile görüşmelisin” demişti… Ben de kendisine o kitabı okuyup dersime çalışmadan bunu yapamayacağımı söylemiştim. Şaşırmış ama bir yanda da saygı duymuştu… Hiç savaşa cephanesiz gidilir mi? Soru hazırlamak da bir türlü tez gibidir, benim için… Önce çalışır, araştırırım… Toplayabildiğim kadar bilginin ışığında sorularla hazırlanırım her röportaja… Hele hele bu kişi Arman Kırım gibi bir hocaysa!..
Neden tanışmayı istemedim?
Şimdi de bir itiraf… Ben kendisi ile görüşmeyi aslında istemedim! Nedeni basit aslında… Tuğrul Şavkay, benim için çok özel birisiydi… O’nu aniden kaybettikten bir süre sonra aynı köşede Arman Kırım yazmaya başladı ya, sanki ben aynı bağı kurmaya kalkışsam Tuğrul Bey’e ihanet edecektim! Ne çocukça… Bitmedi… Hiç tanımadığım Arman Kırım’dan ben aynı zamanda biraz çekindim! Kendisini tanıyanlardan duyduklarım da böyle düşünmemde etki etti… Sanki Şavkay –benim gözümde- dokunulabilir biriyken Kırım uzak biriydi… Önyargı buna denir! Diyelim ki öyle ama bu neyi değiştirir? Önemli olan bilgi değil midir? Benim o dergi için gurme bir yazarla söyleşi yapmam son derece makul bir şeydir… Bunda da bir hayır olduğu kesin, çünkü eğer böyle olsaydı şimdi iyice fena olacaktım… Tuğrul Şavkay’dan ne kadar etkilendiğim düşünülürse…

Neden çok etkilendim?
Şöyle bir bakınca iki farklı insan belki, ikisi de gurme… Hiç olmayacak yaşlarında… Sayın Arman Kırım’ı kaybetmedik tabii… Kendisi şu an hayatta… Allah yardımcıları olsun, umarım bir mucize olur, kendisi kurtulur… Güzel ailesiyle yine mutlu günler geçirir… Elimde değil, çok etkilendim… İçime dokundu bu hikaye… Elimde olsa kendisine can vermek isterdim, sağlık yani!.. Çekilen fotoğraflarda buna gerek yokmuş gibi görünüyor… Ama anlatılanlar o pembe tabloyu yalanlıyor… Bu vesileyle Tuğrul Şavkay’dan da söz etmek istedim… Onlar iz bırakanlar… Farklı insanlar… Aşağıda Tuğrul Şavkay için kaleme aldığım yazıyı bulacaksınız… Bilmeyenler varsa www.tugrulsavkay.com sitesine girip bakabilirler… Bu site değerli eşi Esen Şavkay’ın Tuğrul Bey ile ilgili yaptığı birbirinden güzel çalışmalardan yalnızca biri… Bir diğeri de sağlığında başladığı ama tamamlayamadığı eserlerini yayınlatması mesela…


Neden yazmak isterler?
Ve bir de Türk Turizminin İnci’sini, İnci Pirinçcioğlu’nu anımsattı, Arman Kırım’ın hastayken iyice bağlandığı kitap yazma tutkusu bana… İlk profesyonel turizm rehberimiz İnci Hanım da 67 yaşında olmasına karşın aynı hastalık ile karşılaştığında bilgisayar kullanmayı öğrenmiş ve hayatını kaleme almış… Kendisini; Türkiye’nin tanıtımı için yaptığı mücadeleyi, turizmin inceliklerini, yaşam seyrini de içine alan incelikli bir üslupla adeta bir ders verircesine gelecek kuşaklara aktarmaya adamış. Ne kadar zamanı kaldığını bilmeden olan günlerini bu kitap uğraşısı ile geçirmiş. Ne yazık ki hazin son geldiğinde kitabının basıldığını görebilecek kadar şanslı değilmiş!.. Ailesi, O’nu sevenlerin yardımıyla ilk baskıyı gerçekleştirip dostlarıyla paylaşmışlar. Şimdi sizler isterseniz “İnci: İnci Pirinçcioğlu’nun Gerçek Yaşam Öyküsü” adlı kitabı, kitapevlerinden bulup okuyabilirsiniz. Bu kitabın ikinci baskısını yayına hazırlayan biri olarak okumanızı içtenlikle tavsiye ederim… Bu bize tüm bu insanların yani Kırım, Şavkay ve Pirinçcioğlu’nun farklı olduklarını göstermiyor mu peki? Kaç kişi bunu yapabilecek birikime ve yüreğe sahiptir ki?..


Neden hayat böyle?
Kıssadan hisse hayat sonsuz değil! Ne yazık ki… Yaşamın tadına varmalı… An’lardaki mutluluğu yakalamalı… Sevdikleriyle mümkün-mertebe birlikte olmalı… Sevdiği bir işi yapmalı ama tüm hayatını işine adamamalı insan… İz bırakmanın binbir yolu var, olursa harika… Olmazsa da her koşulda önce iyi bir insan olmalı… Sevmeli/sevilmeli… Affetmeli… Önce her şey için kendini, sonra da herkesi… Kırım da tam böyle dememiş mi?..
Neden-siz/Sonuç…
Her birimize iyilikler diliyorum… Güzel haberler almayı… Mutluluğun artmasını… Ama iç acıtan haberler de hep olacak bu arada… Kayıplar… Ama güneş yine doğacak… Zaman lazım… Bugün içimizden biri üzülüyor olabilir, içi yanıyordur belki de birilerinin, biz de ortak olabiliriz buna… Yarın roller değişecek… Belki de… Mutluluk ise istersek hep bizimle… En zor günlerini geçiren Arman Kırım da en güzel örnek bence…
SONsöz
Bugün gazeteyi elime alır almaz ilk gördüğüm Arman Kırım’ı kaybettiğimiz haberi oldu. Sürpriz değildi belki ama ne kadar da çabuk oldu! Nurlar içerisinde yatsın inşallah… Bu durumlarda ne denebilir? Kız kardeşim, yıllar önce sigorta ile ilgili bir seminere konuşmacı olarak katılan Arman Hoca’ya hayranlık duymuş. Anlattıkları aklında… Yazımı okumuş, bana “Ayşe Arman vasiyetini sormuş, sen de ölmeden öldürmüşsün sanki” diye sitem etti. Ben öldürmedim elbette ama çok geçmeden kendisinin hayata gözlerini yumacağını hissettim! Ne yazık ki… Ayşe Arman çok güzel bir şey yaptı… Tabii o aile bunu istediği, kabul ettiği için… O sözler, o fotoğraflar ne kadar da güzel hatıralar… Bizlere gelince Pazar günü bir yazı kaleme aldım, bugün Perşembe, tekrar yazıyorum üzerine. İşte bu kadar hızla değişiyor herşey… Allah ailesinin yardımcısı olsun… Hem Kırım’lar hem de kayıp yaşayan tüm aileler için bu dilek elbette…
BENİM KALEMİMDEN TUĞRUL ŞAVKAY…
Gastronomi Dergisi Yayın Yönetmeni olduğum yıllarda yollarımız kesişti kendisiyle... Gazetedeki köşesinin takipçisiydim, o ayrı... Hem Tuğrul Şavkay adını kim bilmezdi ki?.. Kendisi benim içimden geçen deyim ile ‘dağ’ gibi biriydi... Kesinlikle soğuk ve mesafeli değil, kibar ve sıcaktı bilakis... Ne zaman gastronomik bir sorum, takıldığım bir konu olsa hemen Tuğrul Bey'i arar, danışabilir ya da sektörün ileri gelenlerinden görüş almam gerekse beni geri çevirmeyeceğini bilerek kendisine başvurabilirdim...
Sonlara doğru diyebilirim... O zaman bunu kimse bilemezdi!!! Tuğrul Şavkay, ne de olsa kanlı-canlı biriydi... Son ilkbaharında Feriye'de; can dostu, benim de yıllar içinde aynı duyguda buluştuğum Vedat Başaran'ın ev sahipliğinde buluştuk kendisiyle... Dolu dolu bir röportaj... Keyifli sohbet... O'nunla olmak bir zevk zaten... Fotoğraf çekimini de Aramis Kalay yaptı... Ve ortaya çok güzel kareler çıktı... Boğaz, estetik bir masa ve başrolde her zaman şık olan bir beyefendi… Tuğrul Şavkay tabii… Büyük bir titizlikle tamamladım konumu… Eğer yanılmıyorsam bir “şövalye” diye tanımladım kendisini… Bir yandan Türk mutfağını koruyan, diğer yandan dünya mutfak kültürü ile herkesi tanıştıran, gurme yönünün dışında şarap konusunda da derya deniz biri… Son zamanlarda kendi adını taşıyan, kendi yöresinin –Egeli’ydi çünkü- zeytin ve zeytinyağı üretimine de başlayan biriydi ne de olsa… Enerjik, üretken… O anki duygularımla hem şahsına hem de mesleki birikimine hayranlıkla değinen, röportaj hikayemizin de yer aldığı bir girişle içime sinen bir dosya konusu halinde baskıya verdim… Ne yalan söyleyeyim nasıl karşılayacağını, tepkilerini çok merak ettim… Derginin yayınlanmasının ardından kendisine özel gönderim yaptım… Ve benim şirket dışında olduğum bir gün asistanı arayıp Tuğrul Şavkay’ın benimle görüşeceğini söylediğinde heyecanla bekledim… Tuğrul Bey, yazımı fazlasıyla beğenmişti, öve öve bitiremedi… Ve bana teşekkür etti… Öyle ince ruhlu biriydi ki… Bu telefonla beni çok fazla mutlu ettiğini, konuyu sevgiyle hazırladığımı söyleyip ben de kendisine zaman ayırdığı için çok teşekkür ettim…
Sonra bir İtalya davetinde tesadüfen aynı grupta bir araya geldik… Bu kez ‘kont’ misali heybetli bir kişi olan Tuğrul Bey’in yanında kendisi gibi boylu-poslu eşi Esen Hanım da vardı… Uçakta bir ön koltukta oturuyorlardı, tanıştırdı bizi… Kendisinin hiç de uzak sayılmayacak bir gelecekte aramızdan ayrılacağını, Esen Hanım ile dostluğumuzun ise güçlenerek devam edeceğini bilemezdim elbette! Benim dikkatimi Tuğrul Bey’in eşine olan ilgisi çekti… Adeta çocuğu gibi de ihtimam ediyordu… Şakalaşıyorlardı… Ve sevgisi gözlerinden okunuyordu… ‘Birbirlerini bulmuşlar’ diye düşündüğüm çiftlerdendi… Gözlerim doldu şimdi… Keşke… Ah keşke… Ayrılmasalardı!!! Keşke…
Milano’da gala yemeğine katılmayıp Scala’da bir opera izlediler… Çok mutluydular… Yine bir başka davette Paris’te aynı gruptaydık kendisiyle… Esen Hanım yoktu… Yemeklerde Şavkay’dan başka yine çok sevdiğim gazeteci dostlardan Yazgülü Aldoğan, Gila Benmayor bir arada harika zaman geçiriyorduk… Aynı gezide tüm romanlarını okuyup uzaktan sevdiğim Duygu Asena da vardı… Ne acıdır ki o seyahatte Duygu Hanım’la da kaynaştık, sonra görüştük ve bildiğiniz üzere aynı kaderle Duygu Asena’yı da beklenmedik bir rahatsızlık sonrası kaybettik…
Tuğrul Bey’i bu seyahat sonrası bir daha göremedim… Haberi Kıbrıs’ta tatildeyken aldığımda inanamadım… Aklıma sığdıramadım… Öyle ki her şeyden hemen etkilenip ağlayan ben durdum kaldım! Sanki ağlarsam gerçek olacak da susarsam değişecek manzara!!! Sonra idrak ettim, gözyaşlarım geldiler peşi sıra…
Cenazesinde bulunamamak da ayrı bir acı verdi bana… Kısmet işte… Dönüşümde yine bir Tuğrul Şavkay dosyası hazırlığına giriştim… Maalesef bu kez konunun kahramanı yoktu! O’nu, sevenlere anlattırdım… Kendim de duygularımı yazdım… Ve ayrılışıma değin her yıl Ekim sayısında mutlaka Tuğrul Şavkay konusuna yer verdim…
Dergimizin düzenlediği Mönü Yarışması Ödül Töreni öncesi kaybettiğimizden aklıma son anda gelen bir şeyi Yönetim ile paylaştım… Ve herkes bu fikrimi çok beğendiğinden yeni bir kategori ile en çok oy alan mönüyü hazırlayanlara “Tuğrul Şavkay Özel Ödülü”nü verdik… Bu törene, sağ olsun Esen Hanım da bizleri kırmayarak geldi… Şeref verdi…
Vedat Bey de –Başaran- hiç unutmam beni arayıp Feriye’de çektiğimiz bir kareyi istedi… Öyle canı acıyordu ki… O kareyi büyütüp bastırdık hem kendisine hem de Esen Hanım’a gönderdik… Ne zaman Vedat Başaran’ın ofisine gitsem zarif bir çerçevenin içinden Sevgili Tuğrul Şavkay tatlı tatlı gülümsüyordu…
Bizim mutfakta da Tuğrul Şavkay var yine! Nasıl derseniz… O da Esen Şavkay sayesinde… Eşinin bir fotoğrafından kesitle adını taşıyan, özgün bir tasarımla şişelenen gurme zeytinyağı getirmişti, günlerden bir gün ofise… Elbette içindeki zeytinyağı bitti! Ama… İçerisinde Ayvalık’tan gelen zeytinyağı hiç eksilmedi… Evimize gelenler bilirler… Tuğrul Bey, mutfağımızda hep bizimle…
Tuğrul Şavkay… O bir üstat… Gastronomi Dünyasının Efendisi… Büyük insan… ‘İnsan olmak’ en başta, en önemlisi bu… Yalnızca bilgi paylaşan biri değildi ki O… Kalbini de paylaştı; sevdikleriyle, sevenleriyle… Benim için özel dostlardan biri… Daima gönlümde… Ve dualarımda…
Esen Hanım da kendisinden bana armağan… Çok sık bir araya gelemesek de sevgisi içimde… Tuğrul Şavkay’a yakışan biri… Bunu yokluğunda da kanıtladı zaten… Duruşuyla, anlattıkları ve yaptıklarıyla… Yarım kalan eserlerini tamamlaması, kitaplık projesi, şimdi de adına hazırladığı sitesiyle… Tüm bu çabalar Tuğrul Şavkay adını ölümsüzleştirecek… Yeni nesil de O’ndan bir şeyler öğrenecek… Ne mutlu Esen Şavkay’a… Ne mutlu Tuğrul Şavkay’a… Ve ne mutlu bana… Ben şanslıydım… Çünkü onlar hayatıma girdiler… Ben de onların kalplerine sızabildim…
