Damardan Avrupa: 'Dünyaya bir de nehirlerden bak'mak

Mısır, Mezopotamya gibi doğunun bilinen en kadim uygarlıkları ve Babil, Bağdat, Uruk, Lüksor, Kahire gibi bilge kentleri; Dicle, Fırat ve Nil gibi destansı ırmakların kenarlarında kurulmuşlardır. Eğer günümüzde baskın bir Avrupa uygarlığından söz ediliyorsa bunda da iki destansı su yolunun rolü inkar edilemez, Tuna ve Ren nehirleri. Tıpkı Mısır’ı Mısır kültürünü anlayabilmek için Nil nehrini, Mezopotamya kültürünü anlamak için Dicle ve Fırat nehirlerini anlamanın gerekli olduğu gibi, Avrupa kültürü de Ren ve Tuna nehirleri üzerinden anlaşılabilir.

Nil, Tuna ve Ren nehirleri  gemi turlarıyla kıyılarında oluşan ve gelişen uygarlıklarla temasa geçme , anlama imkanları sunarken, sınırlarımızdan doğan Dicle ve Fırat nehirleri, maalesef böyle bir imkan sunamamaktadırlar.

Yetmişin üstünde ülke gezmiş, Avrupa’nın, deyim yerinde ise, altını üstüne getirmiş, ayak basmadığı yerini bırakmamış bir gezgin ve yaklaşık 40 yıllık deneyimi olan bir profesyonel turist rehberi olarak sayın Serhat Suçsuz’un davetlisi olarak, Strasburg-Koblenz arasındaki 4 günlük bölümüne katıldığım “Romantik Ren Vadisi, Basel-Amsterdam Özel Gemi Turu” Avrupa’yı,  bildiklerim ve gördüklerimi harmanlayarak, kelimenin tam anlamıyla “damardan” yeniden keşfetmeme yardımcı oldu.

Avrupa’nın tam ortasında birbirine değecek kadar yaklaşan ve Avrupa’yı biri kuzey- güney (Ren) diğeri doğu-batı (Tuna) yönünde kat eden Tuna ve Ren nehirlerini Avrupa’nın atardamarları olarak tanımlamak, Avrupa uygarlığı ve kültürünün bu iki nehir ekseninde oluştuğunu ileri sürmek abartı sayılamaz.

İsviçre Alpleri’nde küresel ısınma senaryolarına inatla direnen, deniz seviyesinden 3 bin 400 m yükseklikteki bir buzuldan doğan Ren Nehri Kuzey Denizi’ne kadar uzanacak yaklaşık 1320 kilometrelik yolculuğu boyunca, zaman zaman güvenli sınır işlevi görerek, zaman zaman da bakımlı üzüm bağları arasından bir yılan çevikliği ile kıvrılarak Liechtenstein, Avusturya, Fransa, Almanya ve Hollanda’ya dokunarak akıp gider. Genişliği 1000 m ile 80-90 m arasında değişen Basel-Roterdam arasındaki son 800 kilometre ulaşıma açıktır ve üzerinde 7 seviye barajı bulunmaktadır. Nehrin en dar yeri aynı zamanda en derin (25 m) ve suyun en hızlı aktığı efsanevi Lorelie noktasıdır.



1. Gün: Basel

Lüks 100 odasıyla yüzer bir otel olan M/S Amadeus Silver gemisiyle tanışmadan önce ünlü tenisçi Roger Federer’in Basel kentini keşfedebilme imkanımız oldu.  Basel’i anlatabilmek, anlayabilmek için hangisi daha önemli olabilir? Bilemiyorum. Teklerde 18 grand slam kazanmış, 302 hafta tenisin 1 numarası olarak kalmayı başarmış ünlü tenisçi Roger Federer’in ve öncü kinetik resim, heykel sanatçısı Jean Tinguely’nin kenti (Basel Tingely Müzesi dünyada en geniş Tinguely koleksiyonuna sahip) olması mı? Havaalanın her bir kapısından neredeyse bir başka ülkeye (İsviçre,  Almanya, Fransa) çıkılabilen, üç ülkenin köşe başı konumunda olması mı? Kimya ve özellikle ilaç sanayi (Novartis, Roche, Syngenta, vb.) merkezi olması mı? Öğle molalarında ortasından geçen nehirde yüzlerce kişinin elbiselerini özel bir çantaya koyarak akıntı yönünde yüzdüğü kent olması mı? Avrupa’nın en eski (1681) şehir otellerinden biri olan Grand Hotel Les Trois’e (Napolyon 1798 yılında bu otelde öğle yemeği yemiş ve Federer kenti her ziyaretinde bu otelde kalıyor) ev sahipliği yapması mı? Sadece 37 km2 büyüklüğündeki bir alanda yaklaşık 200 bin nüfusa 40 müze (Gömü Müzesi, Yangı Söndürme Müzesi gibi sıra dışılar da dahil) sunan bir kent olması mı?

Gerçekten bilemiyorum. Bildiğim, küçücük bir kentin sporda, sanatta, sanayide, yaşam kalitesindeki büyüklüğü. Basel belki de küçük olduğu için güzel, huzurla yaşanabilir bir kent.

Yazın, güneşin cömert olduğu günlerde insanlar bir Basel icadı olan “Wickelfish” adını verdikleri su geçirmez bir torba içine elbiselerini konuyor, torbayı şişiriyor ve kendilerini Ren Nehri’nin sularına bırakıyorlar. Akıntı sizi çıkmak istediğiniz yere kadar alıp götürüyor. Basel’in ruhunu anlamanın gerçek yolu bu olmalı. Kente can veren (her anlamda) suların içinden kenti temaşa etmek... Hatırlarsınız,1986 yılında Sandoz firmasında çıkan bir yangın sonrası tonlarca zehirli kimyasal Ren nehrine karışmış ve yılan balıklarının yok olmasına yol açmıştı. Bu gün aynı sularda yüzülebiliyor olması umut verici.
 

Ren Nehrinde akıntı yönünde yüzenler, akıntıyla karşıya geçenler

Aynı akıntı sizi Ren’in bir kıyısından öbürüne de taşıyabilir. Tıpkı 150 yıldır olageldiği gibi. Bunun için köprüler arasında gerili çelik halatlara bağlı “Wilde Maa”, “Leu”, “Vogel Gryff” und “Ueli” adlı 4 tekneden birine binmeniz yeterli. Akıntı sizi bu kez bir kıyıdan öbürüne, eski Basel’den Yeni Basel’e götürecektir. Ya da tersi.

Üstteki resimde yılda bir kez gerçekleştirilen Ren’de Yüzme etkinliğine katılan yüzücüler kentin en dikkat çekici köprülerinden biri olan Orta Köprü’nün (Mitlere Brücke) altından geçiyorlar. Alttaki resimde ise bu köprümün eski kent tarafındaki erken gotik ve romanesk stildeki görkemli iki kulesiyle Basel Münster Katedrali ve yolcularını karşı kıyıya taşıyan çelik halata bağlı otantik tekne görülüyor.

Eski Basel’i ünlü hemşerilerinin adlarıyla anılan ve 30-90 dakikada tamamlanan 5 yürüme rotasıyla gezebilir, Yeni Basel’de kentin en yüksek ve dikkat çeken binasındaki “Kırmızı Bar” da içkinizi yudumlarken bu küçük, güzel kente tepeden (!) bakabilirsiniz.

Sonuç olarak, Basel benim için sokakları kesme taşlarla kaplı,  yaya ve bisiklet dostu, geleneksel ile çağdaşı ve kültürleri yan yana sunabilen huzur verici bir kent.

Keşke bu tura bir gün önce başlasaydım ve bu kente, Basel’e sadece 130 km (1,5 saat) uzaklıktaki Avrupa’nın en büyüğü  olan Ren şelalesini görebilseydim. Yol boyunca sakinliğine tanık olduğumuz Ren’in hiddetiyle de tanışmış olurduk.

Nehir gemisi ile seyahatin özel ayrıcalıkları var; karayla gözbağının sürekliliği ve azgın dalgalarla boğuşma ihtimalinin olmaması galiba bunların en önemlilerinden ikisi. Ancak yolcu sayısının sınırlı olmasının yolcular arasında yarattığı sıcak ilişki ortamı ve dostluğu da göz ardı etmemek gerekir. Benim için sabah yürüyüşlerimi (6 km) güverte de değil de karada, ırmak boyunca yapmak, hatta bunu geminin sağladığı bisikletle, bisiklet turuna dönüştürebilmek önemli bir farklılıktı. İlk sabah yürüyüşümü, Kehl’de, iki ülke (Almanya-Fransa) arasında, ikinci yürüyüşümü, Speyer’de, Almanya’nın iki eyaleti arasında yapmış olmak büyük keyifti. Tur düzenleyenler bu küçük ayrıntı üzerinde durmalı ve bu seçeneği geliştirmelidirler. Örneğin, isteyenler Bingen-Bacharach (15km), Bacharach-St. Goar (15 km) ya da Bingen-St. Goar (30 km) arasını karadan yürüyebilme ya da bisikletle pedallayabilme şansına sahip olmalı. İsteyenler için Colmar-Riquewihr arasını bisikletle keşfedebilme imkanı sağlanmalı.

Ilk limanımız, 4 bin yıllık bir geçmişe sahip Breisach adında küçük bir Alman yerleşimiydi. Ren nehrinin bir yanı Almanya ve diğer yanı Fransa, Alsas olan kıyılarında insanların ve de kuğuların yüzdüğünü görmek oldukça ilginçti.  Romalılar Breisach’tan ormanın içlerine doğru ilelerken ağaçların kalınlaşıp sıklaşması sonucu güneş ışığının bile ormanın içine sızamadığını görüp ormana ışıksız anlamında, kara orman (Almanca schwarzwald) adını vermişler.  II. Dünya Savaşı sırasında neredeyse tümüyle tahrip edilmiş olan bu küçük köyün Ren Nehri’ne bakan tepesinde bulunan Aziz Stefan Kilisesi’nin bir kulesi gotik diğeri Romanesk tarzda inşa edilmiş. Kilisenin önünde Avrupa Birliği oluşumunun 1950 yılındaki ilk oylaması anısına, 2000 yılında yerel bir sanatçı tarafından yapılmış sırtında bir yıldıza uzanmaya çalışan çıplak bir kadın, Europa, taşıyan boğa  heykeli var. Europa güzel bir Finike prensesidir. Tanrılar tanrısı Zeus Europa’ya aşık olur ve beyaz bir boğa kılığına girerek onu Grit adasına kaçırır. Avrupa adını bu yunan mitoloijinden alır. Benzeri bir heykeli daha sonra Strasburg’da Avrupa Parlementosu’nun önünde de göreceğiz.



Breisach ve boğa heykeli

2. Gün: Strasburg

Yaklaşık 275 bin nüfusuyla Strasburg küçük bir kent gibi görünse de, öyle  yarım günde gezilebilecek bir kent değil. Ancak ister nehir ister deniz ya da kara araçlarıyla yapılsın paket turların hepsinin fıtratında vardır “az zamanda büyük işler başarmak” yani az zamanda her yeri, her şeyi görmek. İyi bir planlama ile bu kenti yarım günde yaşayabilmek, farklılıklarını keşfedebilmek olası.

Strasburg için çok şey söylenebilir:

Eğer Ren Nehri Avrupa’nın atar damarlarından biriyse, Strasburg Avrupa’nın kalbidir. Neden mi? Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi Avrupa Birliği’nin en önemli organları  Strasburg’da da ondan. Bu niteliği Strasburg’a, Cenevre, New York gibi, bir ülkenin başkenti olmadan uluslararası kurumlara ev sahipliği yapan dünyanın üç kentinden biri olma onurunu da veriyor. Dahası bu kent biraz Fransız biraz da Alman, yani AB’nin en güçlü iki ülkesinin izlerini taşıyan melez bir kent. Tarih boyunca bu bölge, bu kent iki ülke arasında, bir pinpon topu gibi, sürekli el değiştirmiş durmuş. İki yıl sonra Fransız olmanın ilk yüzyılını kutlayacak. Bu değişim ve  etkileşimin tadı bölgenin yemeğinden mimarisine, şivesinden geleneğine, her yanına öylesine sinmiş ki, ortaya gerçek bir Avrupa başkenti çıkmış. Aslında Ren Nehri Strasburg’dan hemen sonra melezleme, iki ülkenin farklılıklarını birleştirme özelliğini kaybeder ve tek ülkenin (Almanya, Hollanda) nehri olmaya başlar.

1988 yılından beri UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde yer alan Strasburg’un Küçük Fransa (Petite France) adı verilen, bir zamanlar, balıkçıların, deri ustalarının, değirmencilerin yaşadığı, en ilginç bölgesi ve ahşap hatıllı, dik çatılı binaları baskın Alman mimari etkisini açığa vuruyor. İçinde oturanın mesleğine göre farklı renklerde boyanmış, hiç solmayacakmış gibi parlayan çiçeklerle bezeli bu evlerin  bölgeye masalsı bir hava ve ziyaretçilerine derin bir huzur verdiğini söylemeliyim. Notre Dame Katedrali’nin hemen karşısındaki köşede bulunan, inanmayacaksınız ama, adını 19. yüzyıl sahibi bir bakkaldan alan, 1427 yapımı Kammerzell galiba bunların en eskisi ve en güzel örneklerinden biri. Kaçırılmamalı.

Türkiye dışındaki en büyük sinema etkinliği özelliğini taşıyan Strasburg Türk Film Festivali’nin yaklaşık 30 yıldan beri Noel’e yakın tarihlerde Strasburg’da düzenlenmekte olduğundan haberiniz var mıydı?


Boğa heykeli ve Europa, Strasburg 

Avrupa Parlamento binası önünde Breisach’ta gördüğüm boğa ve Europa heykelinin bir başka, Fransa sınırları içindeki, versiyonunu görmek heyecan vericiydi. Avrupa Birliği’nin henüz tamamlanmadığının bir işareti olarak, binanın en üst katındaki bazı bölümler henüz bitirilmemiş. Birliğe kabul edilen her yeni ülke için yeni bir bölüm tamamlanıyor ve o ülkeye tahsis ediliyormuş. Umarım bir gün bizim bölüm de binaya dahil edilir.
   
Yüksekliği 142 metreyi bulan kuleleriyle zamanının en yüksek yapısı unvanına da sahip olmuş genç Notre Dame Katedrali gotik mimarinin en seçkin örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Genç kelimesini bilerek kullandım çünkü, yapılış tarihi bakımından bizim Ayasofya’dan yaklaşık  bin yıl sonra inşa edilmeye başlanmış. Mimari detaylarının özgünlüğü, kalitesi, astronomik saatinin ünü bir yana, her yıl çevresindeki meydan ve sokaklarda 24 kasım-24 Aralık tarihleri arasında düzenlenen Noel çarşısının Avrupa’nın en iyisi olduğu konusunda da fikir birliği var. Ben orada iken gül kurusu rengi taşlarla inşa edilmiş kilisenin daha tenha olan güney meydanında bir genç çellosu ile Rachmaninov’un Vocalıse adlı parçasını seslendiriyordu. Strasburg artık benim için bu kısa konserle özdeşleşti. Ünlü Alman yazar Goethe’nin bir süre yaşadığı,  Gutenberg’in matbaayı icat ettiği kent olmasını, Petite France’ın çiçek açmış dar sokak ve kanallarını, Batorama bot turunu, her şeyi unutabilirim; bu kısa çello dinletisini asla. Üç beş yıl sonra Basel’in Köln’nün Viyana’nın kiliselerini karıştırabilirim. Strasburg Notere Dame Katedrali’ni, bu dinleti sayesinde, asla. Gezmek görmek biraz da böyle bir şey. Benim için Strasburg, Orangerie gibi bir zamanlar nesli tehlike atlatmış leylekleri korumaya almış geniş parklara sahip olsa da, tramvay yollarının bile çimle yeşillendirildiği bir kent artık.

Evet yarım günde Strasburg kentini gezebilirsiniz, ancak Alsas şarap rotasına girmeden ve bu rotada birkaç yerleşim yeri gezmeden Salzburg gezilmiş, görülmüş sayılamaz. Hatta gezgin bir rehber olarak, Romantik Ren Turu’nun romantizminden çok şey kaybedeceğini bile söyleyebilirim. Günün ikinci yarısında, bu ünlü ve masalsı şarap rotasında ziyaret ettiğimiz Colmar ve Riquewihr yerleşimleri ve içinden geçtiğimiz bağ denizi coğrafya aslında Ren’in romantik tarafına somut olarak dokunduğumuz, hatta içine girip soluduğumuz yerlerdi. Biri diğerinden daha şirin daha etkileyici küçük masalsı yerleşimlerin tespih taneleri gibi dizili olduğu Colmar-Strasburg arasındaki bu coğrafyanın, en azından bir bölümünü, bisikletle gezilebilme, masalsı yerleşimlerinde yerel tatlarla tanışabilme imkanı, isteğe bağlı olarak, Romantik Ren Turu’na mutlaka dahil edilmeli.

Yol boyunca, yanlış saymadıysam 7 kez seviye havuzuna girdik. 134 metre boyundaki gemimizin rahatça girebileceği boy ve genişliğe sahip bu havuzlar, ama su ile doldurularak ama suyu boşaltılarak su seviyesinin nehrin ön taraftaki su seviyesi ile eşitlenmesi sağlıyor. Bir nevi su ile çalışan gemi asansörü diyebiliriz. Kot farkı bazen 20-25 m bulabiliyor. Gözlenmesi ilginç bir teknoloji.

Colmar

Colmar aslında bağları, şarapları ve ortaçağı yansıtan renkli ve masalsı yerleşimleriyle bilinen Alsas’ın başkenti olarak kabul edilir. Strasburg ile Colmar arasında kalan, doğuda Ren Nehri ve batıda Vosges Dağları ile sınırlanan coğrafya parçası  “Alsas Şarap Rotası” olarak adlandırılıyor. Adında şarap olmasından mıdır bilemem, sunduklarıyla gerçekten sarhoş edici bir coğrafya burası. Bir sonraki gün görüp yaşayacağımız Bingen-Koblenz /Almanya arasındaki tura da ismini veren, “Romantik Ren” ile karşılaştırmam istense, “Alsas Şarap Rotası”nın sadece iki yerleşimini ve genel havasını görmeme karşın, hangisini seçeceğim konusunda çok zorlanacağımı itiraf edeyim. Birbirini bütünleyen, biri diğerini daha da değerlendiren iki farklı ve muhteşem rota diyebilirim ancak. Sadece bu güzellikleri yaşamak  bile bu tura katılmak için yeterli bir nedendir.


“Özgürlük Heykeli” Colmar

Benim için Colmar, kesme taşlı dar sokakları, ahşap hatıllı rengarenk binaları, Unterlinden Müzesi, çiçek ve kanal yumağı “Küçük Venedik” bölgesi, vb. zenginliklerine karşın, New York/ABD’de bulunan “Özgürlük Heykeli”nin ¼ büyüklüğündeki replikasını (kopyasını) göremeden ayrıldığım kent olarak kalacak. Neden mi? O heykeli yapan sanatçı Auguste Bertholdi bu kentte doğup büyümüş de ondan. Bu, deyim yerindeyse, çeyrek Özgürlük Heykeli kopyası kente gelenleri ve kentten ayrılanları selamlamak için kentin kenarında bir döner kavşağın ortasında duruyor.

Colmar sanki Strasburg’un biraz daha sıkıştırılmış hali gibi geldi bana. Sardunyalar ve alışılmamış malzemelerle süslenmiş rengarenk  binalarda Alman çizgileri hakim gibi ancak pencere kepenkleri tipik Fransız. Küçük bir kent olmasına karşın gotik stilde Aziz Martin, Aziz Matthieu  gibi büyük kiliselere ev sahipliği yapıyor.

Kentin en önemli bölgelerinden birine, Strasburg’a nazire yaparcasına, “Küçük Venedik” adı verilmiş. Bir zamanlar balıkçıların ve balık pazarının merkezi olan bu bölgede kapalı pazar yeri de bulunuyor. Eski şehirdeki ilginç binalardan biri de bir tüccara ait olan 17. yüzyılda inşa edilmiş bir yapı. Bakır kaplı üçgen çatısı Auguste Bartholdi tarafında yapılmış olan bu bina “111 Başlı Ev” olarak biliniyor. Ev bu ismi cephesini süsleyen 111 adet baş ve masktan almış


Colmar, Küçük Venedik

Colmar’a sadece 7 km mesafedeki eş merkezli dairesel planlı, 4 çiçek ödüllü ve  Alsas bölgesinde şarapçılığın doğum yeri olarak kabul edilen Eugisheim’in programa dahil edilmesi yerinde olur. Papa 9. Leo’nun (1049-1054) doğduğu yer de olan bu küçük yerleşimde her yıl Şarap Üreticileri Festivali gerçekleştiriliyor. Bu yılki festival 26 Ağustos Cumartesi günü gerçekleşecek.

Öyle bir sertifikası var mı bilmiyorum ancak Colmar gerçek  yavaş kent “Slow City” niteliklerini cömertçe sunuyor.

Riquewihr

Alsas Şarap Rotası’nın en güzel yerleşimi konusunda genel bir uzlaşı var; Riquewihr. Tipik bir ortaçağ yerleşimi olan Riquewihr bu bölgeye yapılacak ziyaretlerde atlanmaması, kaçırılmaması gereken bir yer. Bana göre, daha şaraba hiç bulaşmadan, mimarisi, renkleri, çiçekleri, masallardan çıkmış gibi görüntüsüyle insanı sarhoş eden bir yer Riquewihr.

Bir ucunda (yukarı) içinde silahların sergilendiği 13. yüzyıl yapısı Dolder (Alsas diyalektinde en yüksek anlamına geliyormuş) Kulesi, diğer ucunda (aşağı) Belediye binası bulunan General De Gol Caddesi Riquewihr’i  boydan boya ikiye bölüyor. Bu ana caddenin her iki yanı şarap üreticilerinin dükkanları, şarap tadım odaları, şarap malzemeleri satan mağazalar, şarap dükkanları, lokantalar, hediyelik eşya dükkanları ile kuşatılmış. Binalar  arasındaki dar kesme taşlarla kaplı sokaklarda fotoğraf çekmeye, şık bir’selfie’ noktası bulmaya  çalışan turist kalabalığı ile cıvıl cıvıl. İşte Riquewhir.


Dolder Kulesi

Riquewihr kelimelerle anlatılması hatta fotoğraflarla gösterilmesi çok zor bir yer. Kendi gözlerinizle görmeniz, kendi ayaklarınızla dolaşmanız ve kendi ruhunuzla yaşamanız gereken masal dünyası...

Alsas Şarap Rotası turuna bir şarap ve peynir tadımı etkinliğinin konmamasının büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Strasburg-Koblenz arasında gemide alınan akşam yemeklerinden biri öncesi veya sırasında da bir şarap ve peynir tanıtım ve tadım etkinliğinin konmasının da turun cazibesini yükselteceğini düşünüyorum. Tura eklenecek isteğe bağlı yürüyüş ve bisiklet turu imkanları ile birlikte bu tür küçük dokunuşların turun çekiciliğinin yükseltilmesi ve özellikle kongre ve teşvik (insentive) gruplarının  taleplerinin karşılanabilmesinde olumlu etkiler yaratabilir.

3. Gün: Speyer

Almanya’nın en eski yerleşimlerinden bir olan Speyer benim Almanya’nın iki eyaleti (Baden Würtemberg, Rhineland-Palatinate) arasında sabah yürüyüşü yaptığım yer. Bu yürüyüş sırasın kentin periferisinde orta büyüklükte (yaklaşık 200 kişi kapasiteli) bir cami ve Speyer Teknik Müzesi’ni gördüm. Uçaklar, klasik arabalar, lokomotifler, U9 denizaltı gibi teknoloji ürünlerinin sergilendiği müzenin bahçesini gezdim. Kapılı bölümleri henüz açılmamıştı.

Speyer gezi turunun ilk ve en önemli noktasını tarihi, sanatsal ve mimarı açılardan Avrupa’nın en büyük kiliselerinden biri olan Speyer Katedrali oluşturdu. Dört kulesi iki kubbesi olan romanesk tarzdaki bu katedral resmi olarak Aziz Mary ve Aziz Stephen Katedrali olarak biliniyor. Zamanının en büyüğü olan ve birçok katedrale ilham kaynağı olmuş bu katedral 2. Konrad tarafından 1030 yılında inşa ettirilmiş  ve 300 yıl süreyle Alman imparatorlarının gömüldüğü bir yer olarak kullanılmıştır.



Speyer Katedrali

Katedralin ana giriş kapısının hemen önündeki yaklaşık 1500 litrelik katedral çanağı yeni göreve başlayan her piskopos tarafından şarapla doldurularak halk memnun  ve sarhoş edilmeye çalışılmıştır. Bu geleneksel şarap ikramı, bölge şarap üreticilerinin her yıl ilkbaharda ürünlerini katedral önünde sergiledikleri Katedral Şarap Festivali’nin ilham kaynağı olabilir. Sonbaharda (eylül, ekim) bu kez katedralin içinde koro, orkestralar ve org resitalleriyle Uluslararası Müzik Festivali düzenlenmektedir.

Speyer; katedral ile Almanya’nın en yüksek Ana Kapı Kulesi arasındaki ana cadde üzeri ve bitişiğinde bulunan müzeler kiliseler, Avrupa’nın en iyi korunmuş Musevi Ayin Banyosu “Mikew”, gibi kültürel değerlere ev sahipliği yapmaktadır.

Mannheim

Aslında Ren ve Necar nehirlerinin kesişme noktasında bulunan Mannheim Heilderberg yolu üzerinde olduğu için kısa bir süre durakladığımız , Anadolulu (Milet) mimar Hippodamos’un geliştirdiği sokak ya da caddeleri birbirini dik açılarla kestiği ve bu nedenle satranç tahtası modeli olarak anılan tarzda planlanmış bir kent. Aslında Mannheim bugün ülkemizde bile kullanımı yaygınlaşan bisikletin (Dandy atı adı da veriliyor) ilk örneğinin Baron Karl Drais tarafından icat edildiği (1817) şehir olması bakımından ilginç ve önemli bir kenttir. Arkasından Carl Benz’in ilk üç tekerlekli otomobili 1886 yılında Mannheim’ın sokaklarında dolaşmaya başladı. Bunu 1929 yılında Julius Hatry’nin geliştirdiği ilk roket motorlu uçaklar izledi.

Su Kulesi Mannheim’ın simgesi ve bu kule çevresinde gezinme imkanı bulduk. Yüksekliği 60 m, çapı 16 metreyi bulan bu barok yapı deniz tanrıçası Amphitrite, sfenksle ve su perileri figürleriyle bezenmiş. Çevresindeki havuzlar, fıskiyeler ve bakımlı park (Friedrichs Platz Park) anıtın ihtişamına katkı sağlıyor.


Mannheim Su Kulesi

Heidelberg

Sadece “ilham verici” niteliğiyle Almanya’da ilk ve dünyada dokuzuncu sırada bulunan, Avrupa Sürdürülebilir Kent ve Küresel Yeşil Kent ödüllerine sahip bir kent olduğunu belirtmek bile Heidelberg’i anlatmak için yeterli olabilir. Bugüne kadar Almanya’yı yönetmiş 5 başbakanın mezun olduğu, 9 Nobel Ödülü kazanmış bilim adamının görev yaptığı, Hegel, Habermas, Hannah Arendt gibi ünlü filozoflar mezun etmiş dünyanın ayakta kalabilmiş en eski üniversitelerinden (14. yüzyıl) birinin bu kentte olması kente bir başka derinlik ve de bilgelik kazandırıyor. Kesme taşlarla kaplı “Filozoflar Yolu ”Johann Wolfgang von Goethe, Joseph von Eichendorf, Friedrich Holderlin gibi bilge ve şairlerin,  muhteşem şato, eski şehir, Neckar Irmağı ve üzerindeki eski köprü manzaraları eşliğinde, üniversite ve yaşam meseleleri konularında kafa yordukları, tartıştıkları bir mekan. Bir süre bu kentte yaşamış ünlü Alman yazar ve devlet adamı Goethe de bu yolda ayak izlerini bırakmış olmalı. Amerikalı Ressam William Turner, Heidelberg peyzajının güzelliklerini tuvale dökerken, kenti birkaç kez ziyaret etmiş olan Mark Twain “Yurt Dışında Bir Berduş” adlı esrinde bu kenti anlatmıştır. Ülkesinin en uzun (yaklaşık 1,5 km) yaya yollarından biri olan ana caddesinin (Hauptstrasse) hemen her köşe başında bir kitapçı, basımevi ya da kütüphane ile karşılaşmak kentin geçmişten gelen kültürel zenginliğinin günümüze yansıyan nesnel kanıtları. Doğal ya da kültürel çok daha fazlasına sahip olmasına karşın tüm bunlar, 30 binden fazlasını üniversite öğrencilerinin oluşturduğu yaklaşık 160 bin nüfuslu kentin nasıl oluyor da yılda 12 milyon kişi (kişi başına 75 ziyaretçi) tarafından ziyaret edilebildiğinin temel nedenini açıklıyor.


Heidelberg

Kentin 300 metre üzerinde bir taç gibi duran ve kentin kendisi ile aynı yaştaki Heidelberg Şatosu (Sarayı) gerek 220 tonluk dünyanın en büyük şarap fıçısı, gerek yılda sadece üç gün (haziran ve eylül aylarının ilk cumartesi, temmuz ayının ikinci cumartesi) gerçekleştirilen aydınlatma ve eski köprü havai fişek gösterisi, gerekse verilen özgün rehberlik hizmeti gibi nitelikleriyle kentin en önemli kültürel değeri konumunda. Bu arada üç aydınlatmanın şatonun iki kez savaş ve bir kez de yıldırım nedeniyle yanması anısına gerçekleştirildiğini, bu fıçının bekçiliğini yapan Parkeo lakaplı cücenin neredeyse bu fıçıyı boşaltacak kadar çok şarap içtiğini, ancak bir gün bir bardak su içtikten sonra yaşamını kaybettiği hikayesini de anlatmış olalım.

Şatonun çevresi 17. yüzyıl başlarında bahçe mimarı Salomon de Caus tarafından tasarlanıp gerçekleştirilmiş muhteşem güzellikte bir bahçe ile donatılmış. Bu bahçe şatoya çok şey kattığı kadar, eski kent, Neckar Irmağı ve vadisinin sunduğu nefes kesici manzaranın özümsenmişini sağlayarak Heidelberg’e de mistik bir boyut kazandırıyor.

 
Aynalı Maymun Heykeli

Burada bir parantez açıp bir bahçenin (ya da parkın) 400 yıl önce bir mimar tarafından tasarlanmış olduğu noktasına mim koyalım. Sadece Heidelberg mi, bu tur sırasında önümüze çıkmış parkların hemen hepsi için geçerli bu. 1500 sene imparatorluklara başkentlik yapmış İstanbul’umuzda, bırakın yüzyıllar öncesini, günümüzde hangi parkımızın, bahçemizin, koruluğumuzun bilinen bir mimar tarafından tasarlandığını ve turizm tanıtımında sözünün edildiğini ileri sürebiliriz? Heidelberg, yaş bakımından, İstanbul’un torunu yerinde bir kent olduğunu da değerlendirmelere katınız.

Kentin bir başka önemli yapısı olan eski köprü ya da Karl-Theodor Köprüsü, daha önceden burada inşa edilmiş 8 köprünün üzerine 18. yüzyıl sonlarına doğru inşa edilmiş 200 metre uzunlundaki kemerli taş köprüdür. Köprünün eski şehre bağlandığı noktada, zamanında suçluların hapsedildiği zindanlar olarak kullanılan ikiz kuleler bulunmaktadır. Köprü üzerindeki elinde bir ayna tutan ve rivayete göre ister şehirli olsun ister şehir dışından bu köprüden geçenler bu aynaya bakmalı ve hiçbirimizin diğerlerimizden daha iyi olmadığını ima eden heykel ziyaretçilerin ve tabii ki selfie meraklılarının ilgi odağı.

UNESCO tarafından 2014 yılında Edebiyat Kenti olarak adlandırılan Heidelberg’e ünlü bir edebiyatçının sözleriyle veda edelim; “Gündüz gözüyle insan çevresiyle birlikte Heidelberg’in güzelliğin son olasılığı, son noktası olduğunu düşünür”.

Başka söze gerek var mı?

4. Gün: Rüdesheim

Sabah yürüyüşümü demir yolunu Ren Nehri ile arama, Rüdesheim’i diğer yanıma (gidişte sağ) alarak  yaptım. Dönüşte demir yolunun karşısına geçebilmek için uzunca bir süre beklemek zorunda kaldım. Bu arada, biri yolcu treni olmak üzere, 5 tren geçti önümden. Ren hem su hem de demir yolu olarak önemli bir ulaşım hattı.

Bir benzetme yapmak gerekirse üzüm bağlarıyla kuşatılmış Rüdesheim, bana göre, Almanya Romantik Ren Vadisi’nin Riquewihr’i ya da tersi. Yani, üzüm bağlarıyla kuşatılmış Riquewihr Fransa Alsas Şarap Rotası’nın Rüdesheim’ı. Riquewihr’in General De Gol caddesi ne ise Rüdesheim’ın sadece 144 metre uzunluğundaki Drosselgasse’si de o.

Rüdesheim’da yapılacak en iyi işlerden birincisi küçük trene binerek Klunkhardshof’tan 4 yıldızlı otele dönüştürülen Breuer Rüdesheimer Sarayı’na kadar kenti keşfetmek, sonra teleferiğe binip üzüm bağlarının üzerinden uçarak 1883 yılında tamamlanan ve yukarıya kaldırdığı sağ elinde imparatorluk tacını sol elinde de imparatorluk kılıcını tutan efsanevi kız Germania, Almanyayı temsil eder, heykelinin bulunduğu Niederwald anıtına çıkıp Ren Nehri, Rüdesheim ve çevresini temaşa etmek ve üçüncüsü, dönüşte sizi çocukluğunuza ışınlayacak dünyanın belki de en geniş kendi kendine çalan müzik aletlerinin sergilendiği, hatta seslendirildiği Siegfried Mekanik Müzik Müzesi’ni ziyaret etmektir (ama mutlaka). Aslında dördüncü iş olarak, ki rehberinizin tavsiyesidir, Drossergasse’de bir barın çiçeklerle süslü serin bahçesine dalıp bölgenin ünlü riesling ya da speatburgunder şaraplarının büyüsüne teslim olmaktır. Bunu bin yıla yakın bir geçmişi olan ve 1941 yılında Rheingau Şarap Müzesine dönüştürülen Brömserburg Şatosu’nu gezdikten sonraya da erteleyebilirsiniz. Müze şarabınızın tadını etkileyebilir.


Niederwald Anıtı

Şehir surlarının bir köşesine 15. yüzyılda inşa edilen gotik tarzdaki Kartal Kulesi hemen nehrin kıyısındadır ve kış aylarında nehrin donduğu zamanlarda buzlar üzerinde yürüyerek karşıya geçmenin güvenli olduğuna işaret etmek amacıyla 20 metre yüksekliğindeki tepesinde ateş yakılıyormuş.

Romantik Ren

Odalarımızın her gün en az iki kez elden geçirildiği, personeli güler yüzlü gemimiz Romantik Ren Vadisi üzerinden son durağım olan Koblenz’e doğru demir aldığında tüm yol arkadaşlarım gibi ben de güvertede yerimi almıştım. Daha önce, hippiliğin tavan yaptığı üniversite öğrenciliğim yıllarında 15 yaşındaki yorgun arabam ve uzun saçlarımla karadan gezme fırsatını bulduğum bu uzun ince yolu bu kez lüks bir geminin güvertesinden manzaraya bölge şaraplarının tadını da katarak geçecek olmanın heyecanıyla kalbim pıtır pıtırdı. Saçlarım yine uzundu ama beyazlaşmıştı.

Her iki yanımızda yemyeşil üzüm bağları, onların arsına serpiştirilmiş kimi bir tepenin üzerine kimi nehre sıfır konumlanmış farklı görünüm ve büyüklükteki şatolar, çevresi ile uyumlu küçük yerleşimler ve karavan parkları olağan görüntülerdi. Güvertede canlı müzik ve açık büfe ikram kesintisiz devam ederken gemimiz bir ceylan kıvraklığı ile beklenen Lorelie kayalıklarına doğru akarken, rehberimiz  mikrofondan yakının geçtiğimiz yerleşmeler ve şatolar hakkında kulaklarımıza bir şeyler fısıldıyordu. Aslında görülenin, yaşanılanın güzelliği başka hiçbir şeyle paylaşılacak gibi değildi. Kameralar sürekli çalışıyor ve bu güzellikleri, dostlarla paylaşmak üzere kaydediyordu.

Sonunda herkesin dört gözle beklediği noktaya, Ren Nehri’nin en dar ve en derin noktası Lorelei kayalıklarına kulaklarımıza dolan Lorelei melodileriyle yaklaştık  ve geçtik.       

Rivayete göre, nehrin bu en dar, akıntının en hızlı ve derinliğin en yüksek kayalık noktasında Lorelei adlı bir kız altın sarısı saçlarını tararken şarkı söylemiş. Bu zor noktadan geçmeye çalışan kaptanlar Lorelei’nin sarı saçları ya da söylediği şarkıların büyüsüne kapılıp kayalıklara yaklaşayım derken kayalıklara çarparak Ren’in derinliklerinde hayatlarından olurlarmış.

Ren Nehri’nin sunduğu güzellikler son durağım olan Koblenz’e kadar devam etti. 

Koblenz iki nehir, Ren ve Mosel, arasına sıkışmış bir kısrak başına benziyor ve belki de bu nedenle “Alman Üçgeni” olarak da biliniyor. Üçgenin ortasına, yani kısrağın gözüne denk gelen noktaya, 1990 yılında yeniden yapılmış at üzerinde devasa 2. Wilhelm heykeli yerleştirilmiş. Heykelin etrafında Alman birliğini simgeleyen 16 eyalet bayrağı dalgalanıyordu.


Lorelei Heykeli

Gemimiz demirlemek üzere Mosel Nehri’ne doğru dümen kırarken Alman Üçgeni’nde sportif bir etkinliğin başlamak üzere olduğunu fark ettik. Spor kıyafetleri içindeki binlerce kişi koşmaya başlarken, ben ve yol arkadaşım Fehmi Köfteoğlu, 4 gün içine sıkıştırılmış son derecede ilginç ve güzelliklerle dolu Romantik Ren Turu ile “Dünyaya Bir de Nehirlerden Bak”mış olmanın ayrıcalığını geride bırakarak, ellerimizde çantalarımız havaalanına doğru koşar adıma geçtik.


Koblenz 2. Wilhelm Heykeli

Son söz

Gemimiz 5*M/S Amadeus Silver hem gemi, hem hizmet ve personel kalitesi bakımından mükemmeldi. Geniş pencereli odalarımız günde en az iki kez güler yüzlü insanlar tarafından elden geçirildi. Her sabah kahvaltı dönüşü yataklarımız üzerinde amade bulduğumuz günün programı hoş bir incelikti. Restoran ve restoran hizmetleri, özellikle yemekler ve sunuluşları iştah açıcıydı.

Bu turu sıkmadan düzenli, yormadan yoğun ve bıktırmadan eğlenceli kılan herkese teşekkürler...


21.09.2017 - 14:11:01
TurizmGuncel.com Yazıcı Dostu Gösterim